modern Türk romanında mizahi bir edebiyat kanalı

Cumhuriyetten sonra Türk romanı, farklı dönemlerde birbirinden çok ayrı akımların etkisinde kalarak gelişme gösterdi. Bazı dönemler doğrudan Avrupa edebiyatına paralel üretimler öne çıkarken, kimi dönemlerde de dışa tamamen kapalı, bütünüyle kendi dinamiklerinden hareket alan eserlerle karşılaşıldı. Bunların içinde etkisi en uzun olanı, toplumsal gerçekçi akımdı. 20. yüzyıl boyunca Türk Edebiyatı, yola ister istemez bu akımın hamiliğinde devam etmek durumundaydı ve uzun yıllar neredeyse bütün yazarların performansı, toplumsal gerçekçi akıma bağlı ölçütler ekseninde değerlendirildi. İşte bu sebeple, birçok önemli yazar, hak ettiği değeri, ancak hayatları sona erdikten sonra bulabildi.

Değerini sonradan bulan bu yazarların ortak yönü, edebiyatı evrensel kavrayışları ve mizahi arka plana sahip oluşlarıydı. Aslında evrensel kavrayış, zaten bir yanıyla bu mizahi perspektife yaslanıyordu. Roman sanatının başlangıcı kabul edilen eserlerin de özelliği daha çok mizahi olmaları değil miydi? Gerek Rabelais’nin Gargantua ve Pantagruel’i, gerekse de Cervantes’in Don Kişot’u, roman türünün ilk örnekleri olarak, mizahi etkilerini başından sonuna hissettiren eserlerdi ve bugünün edebiyatını yüzyıllar öncesinden etkiyebilme gücüne sahiptiler.

Modern Türk Romanında da bu edebi mirasa kayıtsız kalmayan, oryantalist bakışın dışında değerlendirildiği zaman da yetkinliğinden bir şey kaybetmeyen, evrensel ölçütlerle yazılmış, ama kesinlikle bu toprağa ait kimi önemli eserlere, mizahi edebiyat ürünlerine rastlayabiliyoruz. Fakat az önce de belirttiğimiz gibi, aralarında güçlü akrabalık bağlarının olduğu bu eserlerin büyük bölümü, yayınlandıkları dönemlerde, bazı toplumsal-siyasi nedenler nedeniyle arka planda kalmışlar, ancak sonrasında gerçek değerlerine kavuşabilmişlerdir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi TANPINAR

Türk Edebiyatında Ahmet Hamdi Tanpınar, hem romancılığı, hem şairliği hem de denemeciliğiyle tanınan bir isimdir. Kimi edebi çevreler tarafından ağırlıklı olarak şairliğine vurgu yapılsa da bir romancı ve bir düşün adamı olarak da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın etkisi inkâr edilemez.

Tanpınar’ın ilk olarak 1954 yılında tefrika edilen Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanı, modern Türk romancılığı açısından epeyce ayrıksı bir yerde durmaktadır. Bu roman, aynı zamanda Tanpınar’ın diğer eserleri göz önüne alındığında da özel bir yere sahiptir. Romanın ben anlatıcısı Hayri İrdal, dünya edebiyatının hatırı sayılır roman kişileri arasına rahatlıkla dâhil edilebilir bir yetkinlikte kaleme alınmıştır ve roman içinde bir karakterin olanakları açısından fevkalade inandırıcıdır: Saf, çalışkan, inançlı; ama inancı onu kitle karşısında hep komik duruma düşüren, içtenliğini hiç yitirmeyen, biraz eskide kalmış, dünyaya uyum sağlayamamış… Hayri İrdal, bir yanıyla Don Kişot’un yirminci yüzyıl Türkiye’sinde doğmuş, Batı ve Doğu’nun değerleri arasında sıkışıp kalmış, modern dünyanın karmaşık vaatlerine aklı pek yatmayan halidir.

Romanın giriş cümleleri başkarakteri ziyadesiyle ele verir:

“Beni tanıyanlar, öyle okuma yazma işleriyle büyük bir ilgim olmadığını bilirler. Hatta bütün mütalâalarım, çocukluğumda okuduğum Jul Vern ve Nik Karter (Jules Verne ve Nick Carter) hikâyelerini ortadan çıkarırsanız, Arapça ve Farsça kelimelerini atlaya atlaya gözden geçirdiğim birkaç tarih kitabıyla, Tutinâme, Binbir Gece, Ebu Ali Sinâ hikâyeleri gibi eserlerden ibarettir. Daha sonraki zamanlarda, enstitümüz kurulmadan evvel, işsizlikten evde çocukların mektep kitaplarına zaman zaman göz attığım gibi, bazen bütün günümü geçirdiğim Edirnekapı ve Şehzadebaşı kahvelerinde gazeteleri hatme mecbur kaldığım zamanlarda ufak tefek tefrika parçaları ve makaleleri de okudum.”

Roman, doğrusal bir zamanla örülmüştür. Hayri İrdal, çocukluktan yaşlılığa kendi anılarını kaleme alır.            Çocukluğundan beri saatlere karşı yoğun bir ilgi duyan, Muvakkit Nuri Efendi’nin yanında çıraklığa başlamasıyla bu ilgisi pekişen Hayri İrdal’ın hayatı, Halit Ayarcı ile tanıştığı zaman tümden değişir. Saatlerle ilgili bir enstitü kurma fikri Halit Ayarcı tarafından ortaya atılır. Enstitünün kurulması ve faaliyetlerine başlamasıyla birlikte mizahi unsurlar bir bir ortaya serilecektir. Siyasi, toplumsal, felsefi ve varoluşsal bir hiciv, roman boyunca kendini hissettirir. Romanda aynı zamanda Doktor Ramiz ve İspiritizma Cemiyeti üzerinden psikanaliz üzerine ilginç yaklaşımlar göze çarpar.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde metnin komik unsurları daha çok anlatımda belirir, kullanılan dil durum komedisine oldukça yatkındır. Salt bu özellikleriyle bile özgündür ve modern Türk romanının mizahi edebiyat alanında verilen en iyi birkaç üretiminden biridir.

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz ATAY

Değerini sonradan bulan yazarlar arasında Oğuz Atay’ın yeri her zaman farklıdır. Çünkü o yaşadığı dönemde kitaplarının ikinci baskısını dahi görmemiş, eserleri dikkate değer bir ilgiyle karşılanmamışken, bugün geniş kesimlerce de sevilen bir yazar, hatta başlı başına bir ekol haline gelmiştir. 1977 yılında kaybettiğimiz yazar, 30. ölüm yıldönümü vesilesiyle, geçtiğimiz günlerde anıldı.

 Oğuz Atay daha çok 1970 yılında TRT Roman Ödülü’nü alan Tutunamayanlar adlı romanıyla tanınıyor. 1973 yılında yayınlanan Tehlikeli Oyunlar da en az Tutunamayanlar kadar ilgi çekici ve mizahi altyapısı yüksek bir eser…

Dünya edebiyatı tarihine ve gelişimine duyargaları bütünüyle açık olan Atay’ın romanlarında günün egemen edebiyat anlayışlarından bağımsız bir tavırla karşılaşırız. Onun yazdığı yıllarda Türkiye’de toplumsal gerçekçi roman, hâkimiyetini tüm görkemiyle sürdürmekteyken; Atay kendi yolunu daha evrensel bir perspektiften çizmeyi tercih etmiştir.

Oğuz Atay, romanın tarihsel ve evrensel mirasına kayıtsız kalmayan, dünya edebiyatını yakından takip eden; ama yerli mirası da asla görmezden gelmeyen, hatta sıklıkla ondan beslenen bir yazardır. Rabelais ve Cervantes’lerden alınmış, önce Laurence Sterne, sonrasında Dostoyevski ve Gonçarov gibi yazarlar eliyle taşınmış, modernizmle birlikte Joyce, Kafka ve Musil’de farklı bir kimlik kazanmış, yüzyılın ortalarından başlayarak da Max Frisch, Georges Perec, Julio Cortazar ve Milan Kundera’lara aktarılmış, mizahın gücünü her durumda elinin altında bulunduran bir mirastır bu. Tutunamayanlar’ın iç sesi Olric ile Tristram Shandy’nin Yorick’i ve Niteliksiz Adam’ın Ulrich’i arasındaki akrabalık, salt ses benzerliğinden kaynaklanmaz. Oblomov’un Tutunamayanlar’ı mesken edinmesi de basit bir tesadüf değildir. O açıdan bakıldığında, Max Frisch’in Adım Gantenbein Olsun, Stiller ve Homo Faber’inde öne çıkan olgu ve durumların benzerlerini Atay romanlarında görmek oldukça doğaldır.

Tehlikeli Oyunlar’ın anlatıcısı ve başkarakteri Hikmet Benol, romanın başından sonuna parçalanmış bilincini serip döker. Bir üçüncü dünya ülkesi aydınının çaresizliği, Hikmet Benol’ün şahsında, bütün açmazları, çıkmazları ve sabuklamalarıyla resmedilir. Oğuz Atay, romanın tamamında bilinçakışı tekniğini kullanır ve bu tekniğin dar ama olağanüstü imkânlarından yararlanarak benzersiz bir mizah yaratır. İşin başında kendini ‘önemli’ ve gerekli bulan Hikmet Benol’ün hiçliğinin, etkisizliğinin ve saçmalığının farkına varması fazla zaman almaz. Bir süre sonra kendi kabuğuna çekilir. Bu geri çekilme, bir gecekondu mahallesine taşınmak eylemiyle simgelenir. Kent kökenli olan Hikmet Benol için gecekondu zıtlığı temsil eder ve buradan yabancılaştırıcı bir etki doğar.

“…Fakat ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeye ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir,  sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyva verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyva verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. Satırbaşı. Ülkemizde dağ vardır, ova vardır, akarsu vardır, tepe vardır, girintili çıkıntılı kıyılar vardır, çakıl parçalarına ve kuşlara benzeyen göller vardır, ağzını açmış sivri burunlu ve kuyruklu bir kurbağaya benzeyen bir iç denizimiz vardır, yeşil düzlükler ve kahverengi yükseltiler vardır. Bu görünüşüyle ülkemiz, ilk bakışta, başka ülkelere benzer. Bu bakış, kuş bakışıdır. İlkbaharda ülkemiz yeşillenir; sonbaharda eski bir harita gibi sararır solar. Satırbaşı. Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir. Onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. İngiltere’ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. Biz, o gerçeklerden, kendimize göre gerçekler yetiştirmeğe çalışırız. Son yıllarda, kuru üzüm ve incirin yanısıra, köylü de göndermeğe başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan ( yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz; şöför plağı gönderirler, aranjman gönderirler. Azgelişmişülke göndeririz; yardım gönderirler. Zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz; çadır ve heyet gönderirler. Asker göndeririz; teşekkür gönderirler. Binzorluklayetiştirdiğimizdeğerler göndeririz; dışülkelerdeçalışanyabancılaristatistiği gönderirler. Gerçekinsanlarımızı göndeririz; bizeordudanmektup gönderirler.” 

Tehlikeli Oyunlar’da, Türkiye’li aydınlar ile ordu arasındaki ilişki, Hikmet Benol ile Albay Hüsamettin Tanbay arasındaki mecburi iç içelik ama sonsuz bir diyalog kopukluğu ile resmedilir. Hep bir çekişme, hep bir sağırlık, ama ille de yanyanalık söz konusudur. Bu ikilikler dışında, romanın bütününe kişinin kendisiyle mücadelesi, kendisini aşma çabaları hâkimdir. Devingen dili, sağlam edebi mimarisi ve umutsuz mizahıyla Tehlikeli Oyunlar,  aydın-ordu, gecekondu-kent, birey-toplum zıtlıkları üzerine inşa edilmiş bireysel bir Türkiye Ansiklopedisi olarak da okunabilir.

Türkiye’nin 70’li yıllardaki dinamikleri göz önüne alınarak, ‘erken gelmiş bir yazar’ olarak görülen Oğuz Atay’ın gidişi de erken olmuştu. Büyük projesi Türkiye’nin Ruhu’nu yazamadan hayata gözlerini yumdu.

Yalan, Tahsin YÜCEL

Felsefi deneme ve edebi eleştirileriyle tanınan bir dilbilimci olan Tahsin Yücel, 1950’li yıllardan itibaren öykü ve roman dalında yayınladığı ürünlerle de ses getirmişti.  Özellikle 1992 yılında yayınlanan Peygamberin Son Beş Günü, ülke genelinde hem edebi hem de siyasi çalkantılara, ilginç tartışmalara neden olmuştu. Ancak 2002 tarihli Yalan, hem edebi niteliği hem de mizahi altyapısının gücüyle bu bahiste anılmayı daha fazla hak ediyor.

 “Yusuf Aksu’nun bir açıdan olağandışı, bir açıdan fazlasıyla durağan serüvenini yakından izlemiş olanlar arasında, ününü hak ettiğini söyleyenler çoğunluktadır, hiç hak etmediğini söyleyenler üç beş kişiyi geçmez. Ancak, küçümsenmeyecek bir bölümü bu ünü her şeyden önce rastlantıya borçlu olduğunu savunur.”

Bu açılış cümlesiyle insanı daha baştan içine çeken romanın en önemli özelliği, mizahi tekniğindeki farklılık… Yusuf Aksu, birdenbire kendini aslında istemediği bir yalanın içinde bulur. Hayranlık beslediği yakın arkadaşı Yunus Aksu hayatına son verince, Yusuf Aksu, ismi gibi cismi de kendisine benzeyen arkadaşının dil kuramına sahip çıkar. Daha doğrusu bu kuram ona mal edilir, o bir açıklama yapma şansı bile bulamaz. Zekâ açısından onu arkadaşıyla mukayese etmek mümkün değildir, Yusuf’un sadece güçlü bir hafızası vardır. Bundan sonra Yusuf Aksu, fazla çaba göstermeksizin bu yalanı devam ettirecektir. Çünkü akış, daha çok çevresindeki hayran kitlesinin çabasıyla ilerler. Yusuf Aksu, sonsuz kayıtsız ve alabildiğine geniş bir karakterdir. Baştan sona olaylar onu yönlendirecektir.

Burada mizahi perspektifle günümüz insanının hastalıklı bir yanına dikkat çeker Tahsin Yücel. Bilgiye karşı toplumun geliştirdiği bir savunma yoktur. Toplum, bilgi karşısında çıplak ve zavallıdır, hiçbir şeyin kaynağını merak etmez. Daha da önemlisi onanmış, kabul edilmiş kudrete boyun eğmeye baştan hazırlıklıdır. İşte mizah da bu noktada doruğa ulaşır. Yusuf Aksu kayıtsız kaldıkça, gelişmelere karşı bir direnç göstermedikçe ve çevresindeki insanlar da bu kayıtsız kalmalardan her defasında anıtsal bir mucize devşirdikçe, her gelişmeyi, gelişmemeyi, az konuşmayı ve konuşmamayı bilgeliğe dair bir alamete yordukça, metnin mizahi gücü iyice artar.

2003 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü de alan Yalan, mizahı yanı ve güçlü yapısıyla modern Türk romanının en ilgi çekici örneklerinden…

Modern Türk romanında söz konusu mizahi akrabalığa Yusuf Atılgan’ı da dâhil etmek mümkündür. 1959 tarihli Aylak Adam ve 1973 tarihli Anayurt Oteli, bu edebi mizaha kanala yakın duran romanlardır. Bugüne yaklaştıkça farklı örneklerle de karşılaşabiliyoruz. Ümit Kıvanç’ın 1992 tarihli Gaib Romans’ı, Murat Uyurkulak’ın 2006 tarihli Har’ı ve yine 2006 tarihli İbrahim Yıldırım’ın Hâl ve Zaman Mektupları-Vatan Dersleri bu edebi anlayış içerisinde değerlendirilebilir.