ismail güzelsoy

Tür, aslında hiçbir şeydir

“Hayatta ne macera, ne aşk ne de korku tek başına egemen değil ki, neden bunlardan birine bu kadar yaslanır hikâye kurucular?”1

İsmail Güzelsoy romanları, popülizmin ve çoksatar edebiyatın mesken edindiği bütün türlerde gezinmesine rağmen, asla ucuzlaşıp sarkmıyor. Çünkü her edim, her olgu kavramsal birer derinliğin boyunduruğunda vuku buluyor. Örneğin “bir yere yetişmek”, sadece karakterin bir yere ulaşıp ulaşamamasının taşıdığı gerilim ve heyecanı yaşamamıza değil, aynı anda zaman kavramını derinliğine tartışmamıza da ön ayak oluyor.

En kısa yoldan söylersek, Güzelsoy’un romanları insana “edebiyatta tür, aslında hiçbir şeydir,” dedirtme gücüne sahip…

Ruh Hastası

İsmail Güzelsoy’un 2004 yılında yayımlanan ilk romanı Ruh Hastası, ilk bakışta gazetecilik yapan bir ben anlatıcı üzerinden iki romancı arasında gelişen husumete odaklanıyor: Selim Özkul ve Edip Us… Ancak sonrasında böyle bir husumetin gerçekliği bir yana, ortada ikinci bir romancının dahi olmadığını öğreniyoruz.

Gazeteci Kürşad, yayın yönetmeni Burhan Hoca’nın isteği üzerine dönemin bu iki tanınmış romancısıyla görüşmeye gider. Selim Özkul ile röportaj yapması mümkün olur, ancak Edip Us ortalıklarda görünmeyen, yüzünü okurlardan saklayan gizemli biri olduğu için ona ulaşamaz. Selim Özkul’un röportaj sırasında naklettikleri de aslında oyunun bir parçasıdır.

Bu oyun, sadece titizlikle belirlenen birkaç kişiye oynanır ve kuralları koyanlar Selim Özkul, Burhan Hoca ve Ayhan’dır. Diğer bütün okurlar piyasaya çıkan standart kitapları okurken, belirlenen adaylar “hipnotik kitaplar” diyebileceğimiz kitaplarla her şeyden habersiz oyuna dâhil edilir. Ben anlatıcı olan gazeteci Kürşad, böylesi bir kumpasın içinde olduğunu ancak romanın sonunda, Selim Özkul’un bıraktığı mektup sayesinde öğrenir.

“İkinizin evindeki kitapları da alıp yerlerine normal baskıları koymaya karar vermiştim.”2

Ruh Hastası; kurgusu, karakterlerin psikolojisini oluşturma biçimi, gizemli ve doğaüstü durumlara varoluşçu yaklaşımıyla belirgin biçimde Paul Auster romanlarını anımsatıyor. Ayrıca İsmail Güzelsoy romanları içinde postmodern gerçeklik yanılsamasına en fazla prim veren yapıt olarak da göze çarpıyor. Yazar, gerçeküstü sayabileceğimiz birçok olayı, ısrarla bir gerçeklik zeminine oturtmaya çalışıyor.

“Genç okurlarım bu olayları babalarına sorabilirler.”3

“Sizi, baskısı artık bulunmayan bu kitapları arama zahmetinden kurtarmak için Selim’in hikâyesini kabaca şöyle özetleyebilirim.”4

“…diye anlatılan bölümün (s:213 p:2) devamını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Beyazıt Devlet Kütüphane’sinde büyük ihtimalle vardır…”5

Ruh Hastası’nda Güzelsoy, romanın yazılış sürecine de eğilerek, inanılması güç olaylar için güçlü bir inanırlık penceresi açıyor.

“Eğer elinizdeki metin burada bitiyorsa, bilin ki ara verdiğim dönemde öldüm.”6

Banknot Üçlemesi

İsmail Güzelsoy’un “Banknot Üçlemesi” adını verdiği romanlar serisinin ilki, 2005 yılında yayımlanan SincapSincap’ın karakterleri, Güzelsoy’un üçlemenin ardından kaleme alacağı Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri adındaki son romanında da karşımıza çıkacak olan komünist şair İskender Sof ve kalpazan Sincap…

Kitabın başında Nazım Hikmet’ten alıntılanan;“Yaşamak şakaya gelmez / Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın / Bir sincap gibi mesela” şiiri, doğal olarak İskender Sof’un Nazım Hikmet’ten esinle yaratılmış bir karakter olduğunu düşündürüyor. İskender’in komünist olması ve sürekli devletten kaçması, bu düşünceyi daha da güçlendiriyor.

İskender Sof, kaçış planını sadece eşi, yayımcısı ve çocukluk arkadaşına açmıştır ve çok sevdiği bu insanların onu ihbar edeceklerine asla ihtimal vermez. Ancak peşindeki ajanların (Şişman ve Metin) onu istasyonda bulmaları, aklına bazı soru işaretlerinin düşmesine neden olur. Bu noktadan sonra soluksuz bir kovalamaca başlar. İskender Sof, bu kaçış esnasında, özel yetenekleri olan Sincap lakaplı, ufak tefek bir adamla karşılaşınca romanın seyri bütünüyle değişir.

Üçlemenin ikinci kitabı Rukas-Perde Açılıyor, banknotlara bakarak her şeyi okuyan Salih’in söylencelerden örülmüş hikâyesine odaklanıyor. Rukas, aslında romanın ben anlatıcısı Rumeli Kasabı… Her şeyi onun gözünden izliyoruz. Hapisten henüz çıkan Rukas, Kavak’a gelip geçmişteki olayları, özellikle de Salih’in ölümünü araştırmaya başlar. Bu araştırmanın merkezinde Salih’in on iki ayrı kişiye, banknotlar aracılığıyla bıraktığı mektup vardır. Bu mektup bulunursa her şey aydınlanacak, Salih’i ölüme gönderen Tufan cezasını çekecektir.

Güzelsoy, Rukas’ta da türler arasında gidip geliyor. Ama yine de ağırlıklı olarak bir sır ve serüven romanıyla karşı karşıyayız. Anlatıcı çoğu kez, okuru da bu serüvenin içine metazori çekmeye çalışıyor.

Şimdi size hatırladığım kadarıyla o gün bana söylenenleri anlatacağım. Bakalım mektubu ve haini benden önce yakalayabilecek misiniz? Adil olmaya çalışacağım, kendi yaşadığım sırayla, her şeyi olduğu gibi aktaracağım.7

Sincap romanının Sincap’ı ve Ruh Hastası’nın Selim Özkul’u da bir ara görünüyorlar Rukas’ta. Romanın henüz başında anlatıcının dile getirdiği bir ifade, bize Güzelsoy romanlarını genel hatlarıyla resmediyor aslında.

Hayatta ne macera, ne aşk ne de korku tek başına egemen değil ki, neden bunlardan birine bu kadar yaslanır hikâye kurucular?

Banknot üçlemesinin son romanı İyi Yolculuklar, Kronos Köprüsü ve Kronos Labirenti adında iki ayrı bölümden oluşuyor. Bu bölüm adlarından da anlaşılacağı üzere Güzelsoy, bu romanında zaman kavramına, özellikle Schumann rezonansı üzerinden, geniş parantezler açıyor.

İlk bölümde yıllar önce Türkiye’yi terk edip İsveç’e yerleşen Yılmaz’ın serüven dolu hikâyesi üzerinden Pellucidler ve Mağlubiler arasındaki amansız mücadeleye odaklanıyoruz. Pellucidler, Yılmaz’da bulunduğunu düşündükleri bir banka kasası anahtarının peşindedirler. Banka kasasında Pellucidler’in tarih boyunca ele geçirdikleri en büyük hazine vardır. Bedelli askerlik yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş olan Yılmaz’dan anahtarı aldıktan sonra, muhtemelen onu ortadan kaldıracaklardır. Askerlik görevini tamamlayan Yılmaz, basit bir miras sorununu çözmek amacıyla İstanbul’a gelir ve bir daha da İsveç’e dönemez. Yılmaz’ın her ziyaret ettiği kişi, Pellucidler tarafından öldürülür.

Başta oldukça tipik bir avantür-polisiye izlenimi veren bu hikâye, sayfalar ilerledikçe ve anlatım derinleştikçe farklı alanlara açılmaya, okuru başka soruların kucağına atmaya başlıyor. Örneğin, Pellucidler, bildik bir avantür kurgunun doğaüstü yaratıklarından ibaret değildir. Pellucidler; yan anlamları, imaları ve şifreli konuşmaları asla çözemeyen, ayrıca anlatıcısı değişen meseller ve ima içeren şekiller karşısında enerjileri tükenen insan görünümündeki vampirlerdir. Bir vampir, edebi alana ancak böyle çekilebilir. Her şeyi, yalnızca ilk anlamlarıyla algılayabilen bir canlı türü, vampir de olsa, fantastik kurmacadan çok varoluşsal bir keşif olarak edebi alana dairdir.

Daha ilk bölümün sonuna bile gelinmeden yığınla macera yaşanıp bitiyor. Bu final, macera severler için romanın da bitişi anlamına gelebilir. Ancak yazara göre “mutlu son” yoktur. “Mutlu” ve “son” kelimeleri bir aradayken zaten başlı başına bir paradoksu oluşturur. Bu noktada anlatıcı, kimi okurlar için romanın bittiğini, kimileri içinse daha yeni başladığını duyuruyor.

“Zeynep ile Yılmaz da Stockholm’e giderler filan falan… Hayatında -benim gibi- mutluluk hikâyeleri duymayı özleyenler için kitabımız burada bitiyor. Tahammül gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Rabbimden dilerim ki, hepimizin kırk pare hikâyesi vuslat ve saadet rüyasında sürsün gitsin.

“Gözünüzü kapatın ve kendisini seyreden Yılmaz’ı sinesine çekip onu doyasıya koklayıp öpen Zeynep’i düşünün. İstiyorsanız dışarıdan sabırsız bir köpek havlaması da hayal edebilirsiniz.”8

Burada, İyi Yolculuklar’ın anlatıcısı için de özel bir parantez açmamız gerekiyor. Romanın başlarında klasik bir Tanrı anlatıcı ile maceradan maceraya sürükleneceğimizi zannederken, bazen ara ara, bir ben anlatıcı ile karşı karşıya olabileceğimize de ihtimal vermeye başlıyoruz.

“Az önce, bir yemek masası boyunda, diye tanımladığım masanın eni bir yemek masasının yarısı kadar bile değildi, bu ayrıntıyı söylemeyi unuttum.”9

İlerleyen sayfalarda, ben anlatıcıya tamamen ikna olduğumuz andan sonra ise, bunun sadece bir anlatıcı değil, aynı zamanda romanın ana karakterlerinden biri olduğunu öğreniyoruz. Romanın 170. sayfasında, anlatıcı olduğunu öğrendiğimiz Sir Withold’un “bir şeyi ne kadar fazla bakış açısından görebilirsek o kadar gerçeğe yaklaşmış oluruz” cümlesini haklı çıkaran ikinci bölüm, ilk bölümdeki karakterlerin Yılmaz’a neler anlattıklarına yer veriyor. İlk bölümde Yılmaz, görüştüğü karakterlerin anlattıklarından yola çıkarak bazı sırları çözmeye çalışıyor ve bir durak sonra nereye gitmesi gerektiğini öğreniyordu. Ancak biz onların Yılmaz’a neler anlattığını tam olarak bilemiyorduk. İşte ikinci bölümde Şükran Hanım, Resul, Habib, Orhan, Withold ve Nubar’ın bu anlatımlarının bütününe yer verilerek, ilk bölümde üstü kapalı kalan ya da hiç önemsenmiyor gibi görünen noktaların açığa kavuşması sağlanıyor.

 

Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri

Güzelsoy’un son romanı Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri, daha önce Sincap romanında karşımıza çıkan komünist şair İskender Sof’un kaçış hikâyesine odaklanıyor. Kaçış planını eşi, çocukluk arkadaşı ve yayımcısıyla paylaşan İskender Sof, bu üç kişi tarafından da ayrı ayrı ihbar edilince trene atlayıp Doğu’ya doğru uzaklaşıyor. Trende tanıştığı Sincap lâkaplı kalpazan emeklisi, Rusya’ya kaçmasına yardımcı olmak amacıyla İskender’i Iğdır’a ve Iğdır’ın saygın, vakur ve adaletli bilgesi Ahund’un evine sürüklüyor.

Romanda yer alan karakterlerin ‘söz konusu kaçış planının dışında kalan’ kendine has hikâyeleri de oldukça ilgi çekici… Ceplerinde mıknatıs taşıyan ve o yüzden de sağa sola yapışan derin devletin bekçisi Mit Osman, okuduğu çizgi romanların etkisiyle bir zaman vampir bir zaman Zagor olan deli Ninno, yaptığı harikulade resim ve tabelalardaki renk kullanımıyla renk körü olan İskender Sof’un tekrar renkleri ayırt etmesini sağlayan Nuh, Nuh’un Gemisi ile kafayı bozan yarı deli Adalet Hanım ve diğerleri… Romanın sonlarında yazar da bu karakterlerin bazılarının hikâyelerine odaklanan yeni bir roman kaleme alabileceğinin ipuçlarını veriyor.

Birbirinden kopuk gibi görünen, ama anlatının belli noktalarında birbirlerine değen bu hikâyeleri, bizlere bir meddah ya da kendi deyimiyle meselperdaz olan Değil Efendi aktarıyor. Aslında bu noktada, bir üst aktarım halkasından söz etmek gerek. Çadırına topladığı insanlara meseller aktaran Değil Efendi, “teyp” denen aletin icadından sonra bu meselleri kaydetmeye başladığı için, asıl aktarım bantları çözen yazar tarafından yapılıyor. Bu sebeple, aktaran görünümündeki Değil Efendi, aslında romanın yan karakterlerinden biri oluveriyor. Zira romanın ortalarından sonra bilfiil hikâyenin içine de dalıyor.

Son romanında Güzelsoy, önceki romanlarına oranla daha mizahi bir yaklaşım sergiliyor. Renk körü oluşunu annesiyle paylaşmaya çalışan İskender Sof’un ondan aldığı cevap, Güzelsoy’un mizahi yaklaşımındaki derinleşmeyi görmek için iyi bir örnek:

“Bir seferinde anneme anlatmayı denedim, iki cümle ettim etmedim, benim şairane bir konuşma yapmakta olduğumu zannetti, iyi mi? ‘Ah evet ya, yaşımız ilerledikçe renkler daha soluk, musiki daha içli oluyor’ gibi bir şeyler söyledi.”10

Ayrıca sürekli küfür eden Kadı Nahit karakteri de romandaki istihzaya hatırı sayılır katkılar yapıyor.

Daha önce yayımlanan Sincap romanı, komünist şair İskender Sof’un, Nazım Hikmet’ten esinlenerek yaratıldığına dair bazı şüpheler uyandırıyordu. Güzelsoy’un son romanında, artık buna kesinlikle emin oluyoruz.

“Hayatı boyunca ‘tahripkâr’ bulunan fikirleri için aşağılandığı kadar, yazdığı şiirler sayesinde şımartılmış, yüceltilmiş biriydi. Onu düşman olarak gören çevrelerde bile, gizli gizli şiirlerinin okunduğunu biliyordu.”11

İsmail Güzelsoy, diğer bütün romanlarında olduğu gibi, bu son romanında da okuru yaşanan gerçeküstü olaylara inandırmaya çalışıyor.

“Günün birinde âşık olup evlenir ve de çocuk yaparsa, ona bütün bu olup bitenleri nasıl anlatacaktı? Onun gözünde palavracı bir bunak durumuna düşmeden bu kara masalı nasıl inandırıcı kılabilirdi ki?”12

“Okuduğunuz kitabın yazılışı sürecinde Hayati’nin kayıp yıllarına dair yapmış olduğumuz bütün araştırmalar sonuçsuz kaldığı gibi, bu konuda kayda değer bir söylentinin bile bulunmadığını belirtmeliyiz.”13

Güzelsoy romanlarını, polisiye, vampir ya da diğer avantür edebiyattan ayıran özellikler de işte bu noktada yatıyor. Romanın yazılış sürecine kafa yorulması, hikâyelerin okura ulaşım biçiminin dert edilmesi, zaman ve mekânın bütünüyle gerçekçi öğeler ışığında kurulması, yazarı “yalnızca fantastik hikâyeler aktaran” bir edebiyatçı olmaktan net çizgilerle ayırıyor.

Güzelsoy romanları Türk Edebiyatı açısından ‘yeni’ diyebileceğimiz bir yaklaşım tarzına sahip. Fantastik öğeler tamamıyla gerçekçi, hatta gündelik, yerel ve sıradan zeminlerde yükseliyorlar. Örneğin İyi Yolculuklar’da doğaüstü sayılabilecek yaratıklarla mücadeleye girişen Yılmaz, bedelli askerlikten yararlanmak üzere Türkiye’ye gelmiştir. Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri’nde vampir Ninno, fırından ekmek almak ve benzeri ayak işlerine koşulur.

Güzelsoy romanlarının bütününü, ilk roman Ruh Hastası’nda geçen bir pasaj, aslında çok iyi tanımlıyor:

“Önceleri hoş bir macera romanıydı, eğlenceli bir kitaptı hakikaten de. Sonra yavaş yavaş, vücudumu

kavrayan bir sıtma nöbeti gibi beni sarhoş etmeye başladı.”14

Dipnotlar:


1 İsmail Güzelsoy, Rukas-Perde Açılıyor, Everest Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2006, s.2.

2 İsmail Güzelsoy, Ruh Hastası, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2004, s.203.

3 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.93.

4 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.94.

5 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.96.

6 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.213.

7 İsmail Güzelsoy, Rukas-Perde Açılıyor, Everest Yayınları, 1. Baskı, Ocak 2006, s.39.

8 İsmail Güzelsoy, İyi Yolculuklar, Everest Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2007, s.159.

9 İsmail Güzelsoy, a.g.e., s.93-94.

10 İsmail Güzelsoy, Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri, Doğan Kitap, 1. Baskı, Nisan 2010, s.17.

11 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.107.

12 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.184-185.

13 İsmail Güzelsoy, a.g.e.,s.95.

14 İsmail Güzelsoy, Ruh Hastası, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2004, s.185.