barıs bıçakçı

Barış Bıçakçı’dan

Başka Türlü Bir Edebiyat

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), Baharda Yine Geliriz (2006) gibi özgün metinlerinden tanıdığımız Barış Bıçakçı’nın son kitabı Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), daha önceki yapıtlarının da üstünde bir edebi güce ve etkiye sahip.

Bütün kitaplarında Barış Bıçakçı’nın dili, en genel anlamıyla ‘şiirsel’ olarak tanımlanabilir. Sade ve süslemesiz ama söylem ve anlam yönünden epeyce zengin olan bu metinlerin, şiir ile sıkı alışverişi bulunan bir imgelemin ürünü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak dilin kurduğu yapılar için net yorumlar yapmak biraz güçleşiyor. Öyle ki edebiyat dünyasında, yazarın birçok kitabının hangi türde olduğuna dair kimi fikir ayrılıkları ortaya çıkabiliyor. Özellikle Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra için bir kesim ‘öykü’ tespitini yaparken, bir kesim de bu metnin ‘roman’ olduğunu iddia ediyor. ‘Öykü’ tespitini yapanlar, genelde dilin öykü diline yakın durduğunu söyleseler de, 37 bölümden oluşan bu kitabın, birbirini tamamlayan, birbirine katkı yapan bölümleri ve etkileşimli kurgusuyla modern bir roman olduğu su götürmez.

Yazarın roman olduğundan şüphe duymayacağımız diğer kitapları; Herkes Herkesle Dostmuş Gibi ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz de sade ve damıtılmış dili, doyurucu anlam dünyası ve zorlamasız kurgusuyla Türk Edebiyatı içinde farklılaşan metinlerden…

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, yazarın ilk romanı olmasına rağmen, edebiyat dünyasına bir söyleyiş zenginliği ve yeni bir hikâye kurma tarzı getiriyor. Kişiden kişiye, mekândan mekâna atlayan kurgu, kişilerin ‘karakter’ vasfına erişmesine müsaade etmeden başka bir öyküye geçiyor. Böylelikle her hikâyenin tadı damağınızda kalıyor. Birbiriyle ilgisizmiş gibi duran insan öyküleri, nihayetinde bütünlüklü bir romanın tek bir hikâyesi olabiliyor. Roman, sıradan ama genellikle atlanan insani durumlara iddiasız bir felsefe ile açılım getiriyor.

“Boşanalı beri, eski karısı dışındaki bütün kadınları istiyor arzuluyor. Daha doğrusu ‘kadın’ artık onun için karısı hariç bütün kadınlardan oluşan bir terkip. Bir terkiptir kadın. Yatağın sağ tarafını çukurlaştıran bir ağırlık değil. Bunu da herkes bilsin.” (s.52)

“İnsanlığın başarısı onları eziyordu. Mağaralara sığınıp ateş yakan, avlanan, hayatta kalan, sonra kalkıp bunların resmini mağara duvarına çizen, hayvanları evcilleştiren, tekneler yüzdüren, kaleler kuran (hem de ta Britanya’dan gelip kurmuşlar Ankara Kalesi’ni), mancınıklar yapan ve bu mancınıklarda kadın saçından yapılma zemberekler kullanan, “kadınlarla yatan”, Amerika kıtasından patatesi, mısırı getiren, oraya Afrikalıları köle olarak götüren, Musa’ya, İsa’ya, Muhammet’e inanan insanların; yönetici sekterlerin, banka müdürlerinin, satın alma sorumlularının, satış temsilcilerinin, tesis ve planlama müdürlerinin, şantiye şeflerinin, reklamcıların, tiyatrocuların, ressamların, edebiyatçıların, tercümanların, editörlerin, generallerin, master öğrencilerinin, sporcuların, mühendislerin başarısı altında eziliyorlardı.” (s.55)

Bizim Büyük Çaresizliğimiz ise Barış Bıçakçı’nın en romansal romanı. Diğer yapıtlarına kıyasla daha düz bir kurguya sahip ve genel bir bakışla tek bir tema etrafında şekilleniyor. Ender ve Çetin’in çocukluktan başlayan sıkı dostlukları, Nihal adında bir kızın evlerinde zorunlu misafir olarak kalmaya başlamasıyla boyut değiştiriyor. Anne babasını trafik kazasında kaybeden Nihal, Ender ve Çetin’in Amerika’da yaşayan yakın arkadaşı Fikret’in kardeşidir. Ender’in anlatımıyla ve sadece Çetin’e seslenilerek kaleme alınmış olan roman, ikilinin Nihal’e karşı duydukları aşkı ve aslında daha çok da birbirlerine karşı besledikleri duyguları masaya yatırıyor. Yazarın anlatımı bu romanda da yine sade ve zengin.

“Artık sözcükleri kocakarı ilacı gibi kullanmamız gerekmiyor. Anlamlı, akılda kalıcı, etkileyici konuşmalar yapmak zorunda değiliz, çünkü iyileştik! Çünkü birlikte yaşıyoruz! (s.91)

Barış Bıçakçı’nın son kitabı Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, önceki yapıtlarındaki tipik özellikleri yine barındıran, ancak hem kurgusal hem de metinsel anlamda hepsinin üstünde yer alan bir edebiyat eseri. Roman,  Başak adında genç bir kızın intiharına ve müntehirin yakın çevresindeki kişiliklere odaklanıyor: Annesi Türkân, kardeşi Umut, büyükannesi Nanni, sevgilisi Ahmet, arkadaşları Nergis ve Abidin… Romanın açılışı; Başak’ın intiharından en fazla etkilenmesi beklenilen büyükanne Nanni’den gerçeğin saklanması, komşu kızı Canan’ın isteksiz bir şekilde, fakat annesinin baskılarıyla bir süreliğine Başak rolünü oynamayı kabul etmesi, sözde Amerika’ya okumaya giden Başak yerine geçerek, Nanni’ye arada sırada telefon etmesi ve sonunda, anlamadığı bir şekilde bu oyundan zevk almaya başlayıp aramalarını sıklaştırması, rolünü sevmesi gibi, tek başına roman olmaya da kadir bir öyküyle gerçekleştiriliyor. Sonrasında Başak ve onun intiharının öncesi ve sonrasında şekillenen ilişkiler, romanda her birinin anlattıklarıyla ince ince işleniyor.

Yazar bu kitabında olaylar-üstü bir tasarım oluşturmuş. Maddi anlamda ‘olay’ kabilinden anacağımız tek gelişme intiharsa da, romanda bu intihar, asla bir ‘olay’ vasfına erişmiyor, bir zaman dizgesinin beklenen sonu ya da alışıldığı şekilde kurgunun düğümü biçiminde yer almıyor. İntihar, sadece bir tutkal; bir zaman parçasını, bir varoluş durumunu resmeden karakterleri, anlatıcı olmaya iten bir birleştirici… Bu sayede Bıçakçı, edebiyatımızda çok az rastladığımız doygun ve zorlamasız bir kurguyu devreye sokuyor. Bütün anlatımlar, bütün kelimeler çarpıcı bir olayın değil, alelade bir durumun ortaya çıkmasına hizmet ediyor.

“Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz, ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş kalmış küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz. Ben örneğin hem kendini beğenmiş biri hem bir akvaryum balığı olabiliyorum, tül tül yüzgeçlerimle aptallık ve ölüm taşıyorum. Bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor, ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.” (s.97-98)

Romanda anlatıcı sürekli değişiyor, ancak bu durum asla bir edebi gösteriye dönüşmüyor. Çünkü yazar, anlatıcılar arasındaki geçişlerde, dili tepetaklak etmek, kişiden kişiye bütünüyle değiştirmek, vurgu-lehçe-ağız eklemek gibi ucuz oyunlara başvurmuyor. Aşağı yukarı aynı çevrenin insanları, doğal olarak aşağı yukarı aynı dili kullanıyor. Yazar, karakterlerine şaşırtıcı derecede, imrenilecek boyutta, dünya edebiyat tarihinde bile az rastlanır bir objektiflikle yaklaşıyor. İntihar etmiş bir Başak için bile bir imtiyaz, bir iltimas söz konusu olmuyor.

Kurguya hâkim doygunluk, dilde ve söyleyişte de kendini hissettiriyor. Bıçakçı’nın anlatımda eriştiği nokta, yalnızca ‘sadelik’ sözcüğüyle tanımlanırsa, çok şey eksik ve dışarıda kalacaktır. Bu kuru kuruya bir sadelik değil, anlam ve anlatımda erişilmesi zor bir doygunluk. Kelimelerin salt bir durum resmetmeye hizmet ettiği, cümlede asla gösterişli birer kelime olarak yer almadığı güçlü bir mimari yapı. Herkesin kullandığı tuğlaların birebir aynısının, ama yarısından da azının kullanıldığı, görkemle göğe yükselen, yere dikey bir inşaat gibi…

“Oynamak istemiyordum, ama oynamak zorunda hissettim kendimi. İyi biri olmak, benden daha kötü birine yardım etmek… Mezarlığa gide gele kazanılan meleksi ve mermersi bir iyilik… Fillerden önce çıkarılan atlar. Piyon fedaları. Kabul edilmeyen vezir gambiti. Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.” (s.55)

Romanın edebi ve politik göndermeleri de kurguyu asla zedelemeyecek, aksine ona hizmet edecek yapıda. Türkân Teyze’nin belediye otobüsünde okuduğu kitabın hikâyesi, başlı başına bir edebiyat şöleni. Tam yerinde kesilen, az sözcükle nakledilen, altı özellikle çizilmeyen, bu yüzden de etkisini şiddetle hissettiren bir hikâye. Bunun dışında; Cortazar’ın Lucas Diye Biri adlı eserindeki bir karakterinin meşhur kır tanımının (tavukların çiğ dolaştıkları yer), Abidin ile Nergis’in kır hayatını tercih edip etmemeleri sorgulamasına eşlik etmesi de meselâ, yerli yerinde bir başka gönderme. 80 öncesi devrimci mücadele, hayata dönüş operasyonu, hücre evi operasyonları gibi pek çok politik vurgunun karakterlerin hayatında, dolayısıyla kurguda birer yama gibi durmayıp kendiliğinden kanıksanmış, metnin içinde erimiş, anlatıma karışmış birer tefekkür olarak yansıması da romanın ayrı bir başarısı…

“Çünkü bu şehir de diğer şehirlere benziyor. Burada da karnını doyurmak, başını sokacak bir yer bulmak, hastaneye, karakola düşmek gibi dertler var. Bu şehirde de geceleri duvarlara yazı yazarken bir şey gelip insanın bileğinden tutuyor, tabii bu yüzden bazı harfler atlanıyor, sözcükler yanlış yazılıyor. Sonuçta bu şehirde de çoğunluk aynı kanıyı paylaşıyor: “Anarşistler imla bilmiyor.” (s.77-78)

“Sabah operasyon haberini ben de gördüm. Ne düşündüm biliyor musun? Ne düşündüm sana söyleyeyim. Hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım diye düşündüm.” (s.105)

Barış Bıçakçı romanında, intiharı oluşturan maddesel sebepleri sayıp dökmek yerine, bir başka deyişle her romancıdan beklenen o bildik psikolojik altyapıyı ve nedensellikler zincirini kurup sonrasında karakterini öldürmek yerine, herhangi bir karakteri intihara sürükleyebilecek yaşamsal eksiklik ve varoluşsal fazlalıklar üzerinde duruyor. Çünkü intihar daha çok sebepsiz bir eylemdir; daha doğrusu, intihar etmeyenlerin sebepleriyle açıklanabilecek bir eylem asla değildir.

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra’da ve diğer bütün kitaplarında Barış Bıçakçı, aynı kelimelerin daha azını kullanarak başka türlü bir edebiyat yapıyor.