siyasi zamanda yolculuk

Batı dünyasında Türk Edebiyatı, genelde oryantal açılımlara imkân tanıdığı oranda ilgi çekici bulunmuştur. Bu alanda siyaset, eğer ki Batılı okura pazarlanabilir bir açılım getirmiyorsa, genelde geri planda kalır.

‘Pazarlanabilir’ siyasi öğe, bir Ortadoğu ülkesine yaraşır şekilde; çoğunlukla mistik, gizemli, efsanevi, dini ve buna benzer bazı hareket noktalarını gereğince kullanan, ancak aynı zamanda kendi ülkesinde sözde yasaklı bir eyleme girişen, kendi ülkesinde tasvip edilmeyen metinler kaleme aldığı için de dışlanan bir yazar profilinden ibarettir. Oysa bu öğeye sahip ‘yasaklı’ yazarlar, aslında kendi ülkelerinde sanıldığı kadar yasaklı değildir. Kitapları çok satar, reklamları iyi yapılır ve basında çokça yer bulurlar.

Ancak Türkiye’de bu profilin dışında kalarak ‘pazarlanabilir’ öğelere bel bağlamayan, dünya edebiyatının tarihsel gelişiminin farkında olan, Ortadoğulu ya da Anadolulu zannedilen bazı değerleri pazarlamak yerine evrensel ölçütlerde roman sanatına katkıda bulunan bazı önemli yazarlar da var. Çok satan ‘yasaklı’ yazarlar kadar, bu önemli edebiyatçıların da tanınmasında yarar var.

2007 yılı içinde yayınlanmış üç roman, bu anlamda biraz daha öne çıkıyor. İlki geçmişte bir tarihe, ikincisi geleceğe, üçüncüsüyse kesit kesit neredeyse tüm bir yüzyıla odaklanan bu üç romanın ortak özelliği, roman sanatıyla beraber, siyaseti de bir biçimde sorun edinmiş olmaları…

Geçmiş Zaman: Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979 / Mine Söğüt

20. yüzyıl Türkiye’sine dair bir geçmiş muhasebesi yapılmak istendiğinde, ilk elden karşımıza kritik öneme sahip bir yıl çıkar: 1979… En başta bir yoksunluk yılıdır; yağ almak için kuyruklara girilir, filtresiz yerli sigara içilir, evde tüp biter ve yenisi günlerce bulunamaz. Ama yoksunluk bir şekilde paylaşılır. Kanıksanamaz ve paylaşılamaz olan daha çok acıdır. 1979 yılı içinde, sayısız faili meçhul cinayet işlenir, Türkiye’nin her köşesinde kan dökülür, öğrenciler çatışır, sendikacılar vurulur, işçiler kurşuna dizilir. Bunlar yetmezmiş gibi bir de uçaklar düşer, vapurlar çarpışır, trenler raydan çıkar. Fakat salt bu nedenlerle de değil, 1979, Türk toplumunda derin yaralar açan, etkisini bugün de devam ettiren 12 Eylül 1980 askeri darbesinin arifesi olduğu için de önemlidir.

Türkiye’nin yeni kuşak romancılarından Mine Söğüt, üçüncü romanında, Şahbaz adındaki karakter aracılığıyla 1979 Türkiye’sinin kan gölüne dalıyor. Gizemli bir varlık olan Şahbaz, masalsı bir anlatımla bütün bir yılın kanlı dökümünü yapıyor: Toplum bıçakla kesilmiş gibi ikiye ayrılmıştır, insanlar ceplerinde mendil değil tabanca taşır, ıssız sokaklara, dere kenarlarına, ağaç diplerine ölüler bırakılır, herkes intikam ateşiyle yanıp tutuşur, her iki taraf da kendini sonsuz haklı görür, bu tam bir kâbustur.

“Bu yıl, Şahbaz’ın bu harikulâde yılı, ölülerin dirilerin rüyalarına girdiği yıldı. Sokakta o kadar çok insan ölüyor… öldürülüyordu ki, rüyalar kendilerine cinnet dilinden başka bir dil bulamıyorlardı.”

“Kudurarak ölen insanları kanıksadı şehir. Kudurdukları için tecrit hücrelerine kapatılanların oradan ancak ölüleri çıkıyor. Akrabaları, onların ağızlarından köpükler saçıp çığlıklar atarak ölüşlerini, demir parmaklıkların ötesinde, dudaklarını ısırarak ve yürekleri parçalanarak seyrediyorlar.”

Şahbaz bir cin midir, yoksa bir kuş mu? Bunu bilemeyiz. Tüm bildiğimiz, Şahbaz’ın her cinayete tanık olduğu, hatta insanların kanına girerek bu cinayetleri tetiklediğidir. Bu yönüyle Şahbaz, olsa olsa bir şeytandır. Ama acaba gerçekten de öyle mi?

Şahbaz, hem aktaran, hem yorumlayan, hem de müdahildir. Üç Kapılı Han’da ölüm ve yaşam arasına sıkışıp kalmış devrimci bir kadın, Şahbaz’ın çabaları, şefkati ve ilgisiyle ayakta kalır. Kadın, “kendi kısacık tarihini unutmak” ister. Ancak “korkunç bir insanlık tarihini hafızasına hapseden” Şahbaz, bütün bir yılı, o yıl içinde işlenen cinayetleri, işkenceleri, kıyımları kadına tek tek hatırlatacak, onunla birlikte yaşananları yargılayacaktır.O dönemde toplumun keskin hatlarla ikiye ayrılmış olması durumunu, ikizlik metaforuna yaslanarak aktarmış Mine Söğüt. Bazen birbirini kaybedip tanımayan, bazen düşman kesilen, bazen de koruyup kollayan ikizler yardımıyla…

“Elleriyle öldürdüğü ikizini kucağında taşıyan bir deli gibiyiz. Ne yazık ki, o cesedi hiçbir zaman gömemeyeceğiz.”

Şahbaz’ın Harikulâde Yılı, 12 ayrı bölümden oluşuyor. Ocak 1979’dan başlayıp Aralık 1979’a kadar, her bir bölüm, ayrı bir aya karşılık geliyor. Romanın sonuna eklenmiş olan Almanak 1979 kısmı ise, çoğunlukla masalsı metnin fantastik etkisini ortadan kaldırıp bizi gerçekliğin sert yanlarıyla tanıştırıyor ve okur, sayfalarca süren gerçeküstü etkiden bir anda sıyrılıyor. Ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz Şahbaz’ın gizemli tanımı ve romanın masalsı anlatımı yüzünden ortaya çıkan gerçeklikten soyutlanma hali, Almanak 1979 sayesinde kendini gerçeklikle acı bir şekilde yüzleşme hissine bırakıyor. Bu yüzleşme, hiçbir kurgunun gerçekten daha acımasız olamayacağı görüşünü destekliyor. Yaşananlar, yazılanlardan daha kurmaca, daha inanılmaz ve yaşamın şiddeti tasavvur edilemeyecek boyutta…

Peki bunca şiddet, bunca kıyım, 1980 askeri darbesini haklı çıkarmaya yetiyor mu? Mine Söğüt, bu soruya doğrudan bir karşılık aramıyor, ama şu da başka bir gerçek, ardından gelen cuntanın uyguladığı baskı ve şiddet, 1979 yılında yaşananları dahi aratacak boyutlara varıyor.

“Genetik bir miras gibi, iktidar, düşmanlarına karşı hep aynı yöntemleri dener. Korkutarak sindirir, korkutarak vazgeçirir.”

Önceki yıllarda Beş Sevim Apartmanı ve Kırmızı Zaman adlı romanlarıyla tanınan Mine Söğüt, 2007 yılı içinde yayımlanan Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979 adlı romanıyla da ilgiye değer bir yazar olduğunu kanıtlıyor.

Gelecek Zaman: Sessizlik Kuleleri –2084- / Kaan Arslanoğlu

Bu defa gelecekteyiz, bundan tam 77 yıl sonrası… Kaan Arslanoğlu’nun Sessizlik Kuleleri 2084 isimli romanı, George Orwell’in 1984’üne gönderme yapar şekilde, birtakım disütopik öngörülerle bizi on yıllar sonrasına götürüyor.

George Orwell, 1949 yılında yayınlanan 1984’te, dünyanın yakın gelecekte totaliter yönetimlerin hegemonyasına gireceğini, doğrudan baskıcı ve faşist rejimler eliyle, insanların 24 saati gözlenen birer deney faresine dönüşeceğini öngörmüştü. 1984 yılı gelip çattığında, Orwell’in yanılmış olduğunu düşünenler çoğunluktaydı. Fakat bütün karşıt görüşlere rağmen, 1984’ün dikkat çektiği tehditlerin önemli bir bölümü, farklı tezahürlerle de olsa,  büyük oranda gerçekleşti. Kaldı ki geleceği tasavvur eden bir edebiyat eserinde, bulunulan kehanetlerin doğrulanması, ikincil önemde bir beklenti olarak kalmalıdır. Çünkü eserin değeri, her şeyden önce yazıldığı dönemin kaygılarından hareketle oluşturduğu ‘edebi’ varsayımlarda ve yazıldığı dönemi tekrar düşünmeye, yorumlamaya sevk edebilme gücünde aranmalıdır.

Sessizlik Kuleleri 2084 adlı romanında Kaan Arslanoğlu da yaşadığımız döneme dair bazı yerleşik verileri ters yüz ederek bizi tekrar düşünmeye, dünyaya yeniden bakmaya davet ediyor. Üstelik bunu, bilimkurgunun avantür ve heyecan merakına yenik düşmeden, bir kadın anlatıcı eliyle, kutsal kitapları ve efsaneleri çağrıştıran bir dille, felsefi, yer yer de siyasi bir sorgulama eşliğinde yapıyor.

“Pürüzsüz bir bilinç önemlidir. Yaşam bizim için bile kısa. Giderilebilir sıkıntılar zihnimizi birkaç dakika bile taciz etmemeli. Gereksiz kaygılarsa asla. Unutmak kutsaldır, duru ve boş bir kafa en arzu edilir zenginliğimiz.”

“Deliklerimizi kapatmıştık, hayvansı vücutlarımızdan iğrenen, tensel arzulardan utanç duyan azizlerin ruhu şad olsun. İşeme ve dışkı çıkarma gibi gülünçlükler nasıl gerçeklik bulurdu, ne sonuçlar doğururdu unutmuştuk bile. Katlanılmaz bir eziyet ve aynı zamanda aşağılayıcı bir ceza gibi gelirdi herhalde bizlere. Ne ki, yaşayanların o halleriyle burunları havada gezdiklerini işitmiştim. Deliklerle hayatını sürdüren, deliklerle haz duyan bir yaratık. Komik, onur kırıcı, kaygı verici.”

Arslanoğlu romanında, yerkürenin başına gelecek büyük bir yıkımdan sonra hayatta kalanların kurduğu yeni bir uygarlığı anlatıyor. İnsanların sayısının iyice azaldığı, beden ve zihin teknolojilerinin akıl almaz boyutlara vardığı, beyinlerin yeni baştan yapılandırılabildiği, hatta tüm insani niteliklerin programlanabilir olduğu, aşk cihazına bağlanarak cinsel zevk alınabildiği ve orji törenlerinin olağan görüldüğü bir dönem.

“Buzdağları aşağıya indi, sular cesetleri kamışlar gibi sürükledi, ormanlardan savrulan cehennem alevleri şehirleri kavurdu. Taşlar haykırdı, yerden ateşler çıktı. Salaklığımız yüzünden oldu tüm bunlar. Üredik, üredik denizlere ovalara göklere sığmaz olduk. Çekirgeler gibi tükettik ekinleri, suları kuruttuk. Sonunda birbirimizi boğazladık. Uyarılmıştık oysa. Kutsal kitaplarda tek tek bildirilmişti her şey, her ayrıntı. Alimler yüzyıl evvelinden öngörmüştü, söylemişlerdi, bildirmişlerdi. Dinlemedik, kulak asmadık, hafife aldık;  unutmak için, boşlamak için, akıllarımızı yıkadık.”

Kaan Arslanoğlu’nun dikkat çektiği tehlikelerle şimdiden yüzleşmeye başladık bile. O yüzden romanda öngörülen teknolojik altyapının olabilirliğini sorgulamanın bir anlamı yok. En azından şunu söyleyebiliriz: Bir aşama ilerde ya da bir aşama geride de olsa, uygulamalar bir parça farklı olacak da olsa, insanlığın romandakine yakın bir gelecekle tanışacağı malum. Ama romanın başarısı bundan çok, bugünü ve belirsiz bir coğrafyadan bakarak tüm bir dünyayı, özellikle Ortadoğu’yu yorumlayabilme ve geleceğe taşıyabilme gücünde yatıyor.

Sessizlik Kuleleri 2084, bir kara ütopya olarak, her şeyden önce de kurguya hizmet eden anlatımı ve felsefi yaklaşımıyla bir edebiyat eseri olarak, kayda değer bir katkı, önemli bir çaba…

Geniş Zaman: Hâl ve Zaman Mektupları-Vatan Dersleri / İbrahim Yıldırım

İbrahim Yıldırım’ın son romanı Hâl ve Zaman Mektupları-Vatan Dersleri, yazarın planladığı yirminci yüzyıl üçlemesinin ilk halkasını oluşturuyor. İç içe geçen anafor bir kurguyla, Türkiye’nin köy enstitüsü tecrübelerini eksene alan Yıldırım, romanında ilerledikçe boyut kazanıp daha da zenginleşen bir yapı inşa ediyor.

Köy Enstitüleri, Türkiye’nin cumhuriyet ve çağdaşlık projesinde epeyce önemli bir yer tutan, hem eğitim hem de toprak reformunu içeren, daha kültürlü ve konusunda bilgili bir nesil yetiştirmek adına başlanan hayati bir atılım. Ancak bu enstitüler, 1946 yılında, dönemin hükümetince komünist yetiştirildiği gerekçesiyle kapatılıyor.

Vatan Dersleri’nde köy enstitüleriyle ilgili bir roman yazmayı düşünen İbrahim Yıldırım, adının açıklanmasını istemeyen akademisyen bir hanımdan tam da bu konuda bazı mektuplar teslim aldığını ve elimizdeki kitabı o mektupları düzenleyerek kotardığını açıklıyor. Yazarın kendini bizzat kurguya dahil ettiği, anafor kurgunun bu ilk aktarım halkası, okurdaki gerçeklik duygusunu ziyadesiyle artırıyor.

Akademisyen hanıma mektupları gönderen, 1970’li yılarda Afif Bey’in sahibi olduğu yayınevinde çalışan Neşet İlhan… Eşi ve aynı zamanda Afif Bey’in yardımcısı Merve sayesinde ağırlıklı olarak tashih ve derleme gibi ikinci sınıf işlere koşturulan, ara ara da karısının haberi olmaksızın Jean Marcel müstearıyla Yosma Merdiveni ve Masum Bakire gibi ucuz şehvet romanları yazan Neşet İlhan, romanın başkişisi sayılabilir. Çünkü iç içe geçmiş ne kadar çok halka olursa olsun, yine de romanın merkezinde o duruyor. Bize gençlik yıllarında şahit olduğu olayları anlatırken, iç dünyasını, gelgitlerini, sakat ruh halini paylaşmaktan da geri durmuyor. Kendisini Arap alfabesindeki vav harfine, bir anlamda virgüle benzeten Neşet İlhan’ın duyulabilir ve anlaşılabilir bir ses olma çabalarına tanık oluyoruz sayfalar boyunca.

Afif Bey, yayınevine ulaşan altı öğretmenin anılarından yola çıkarak, köy enstitüleriyle ilgili, Oscar Lewis’in La Vida (İşte Hayat) yapıtına benzer yapıda bir dosya hazırlamasını istiyor Neşet İlhan’dan. Ancak bu dosyaların altısı da birörnek anlatımlarla dolu olduğundan, Neşet İlhan dört gözle, ulaşması muhtemel yedinci dosyayı bekliyor. Bayraklı Defter adıyla anılan ve Türkçe-Kompozisyon öğretmeni Galip Işık tarafından -neyse ki- gönderilmiş olan bu dosya, Neşet İlhan’ı bütünüyle içine alıp asıl yapması gereken işten uzaklaştırıyor. Böylelikle köy enstitüsü mezunu Galip Işık’ı çocukluk yıllarından itibaren tanımaya başlıyoruz.

Bu şekilde nakledildiğinde biraz karışık gibi görünebilir. Ancak ilerledikçe, öyle yerinde tekrarlar ve vurgularla karşılaşıyoruz ki, bu iç içe geçmiş halkalar, önümüze yavaş yavaş, çarşaf gibi seriliyor.

Neşet İlhan, 1970 yılında kendisine verilen görevi, o dönem yaşadığı sancıları ve Galip Işık dosyasına karşı gösterdiği alâkayı, ancak 28 sene sonra aktarabiliyor. Bu sayede Yıldırım, dört zamanlı bir roman da kotarmış oluyor: Köy Enstitüleri tecrübesinin yaşandığı 40’lar, bu tecrübenin kitaplaştırılmaya çalışıldığı 70’ler, mektupların yazılmış olduğu 90’ların sonu ve Yıldırım’ın en üst aktaran olarak bize seslendiği bugün… Bir yirminci yüzyıl üçlemesi için bundan daha isabetli bir kurgu olmaz sanırım. İçeriğiyle barışık, hikâyesiyle örtüşen, kurulmuşluğu gözümüze asla batmayan, ‘kurgu’ görünümünde olmayan bir kurgu…

Romanın başkişisi ve anlatıcısı Neşet İlhan’ın ‘edebi’ durumunu da atlamamakta fayda var. Edebiyat şeceresine isimleri bir daha çıkmamacasına kazınmış bütün kayda değer ‘silik’ karakterler kadar, bir Watt, yeraltı adamı, Oblomov, Mersault, Bartleby, Gantenbein, Samsa kadar ‘özel’ bir karakter Neşet İlhan da… Silik ve varoluşuyla ironik…

“Sık sık kapandığım helânın aynasında gördüğüm adam yeterince şaşkındı, onu daha fazla çıkmaza sokmamam gerekiyordu. Ama hayır! Ben, asalak bir sinek değildim, ruhunda kocaman taze ve kanayan bir yara olan, zihni delik deşik bir camızdım, ayağa kalkmalı beni yaralayanların peşine düşmeliydim.”

Mektuplarında sık sık edebi düşüncelerini aktaran Neşet İlhan sayesinde Vatan Dersleri, başkişisi üzerinden edebi değer ve anlayışlara karşı yeni düşünmeler de vaat ediyor.

“Oysa tartışmak istediğim konu çok yalındı: hayal bilgisiyle yazılan roman ile hayat bilgisiyle yazılan deneme arasındaki sınırlar kaldırılabilir mi ve bu iki tür evlendirilebilir mi sorularına yanıt arıyordum yalnızca!”

“….taklit olmayan hakiki bir Türk romanı için yapmamız gerekenleri sıralamış ve özetle şunları söylemiştim: ülkemizde roman yazılmamakta, yalnızca denenmektedir; çünkü yazarlarımız, hayat bilgisi ile hayal bilgisini mutlu olacak bir şekilde evlendirmemektedir: bundan dolayıdır ki kitapçı rafları geri zekâlı ucubeler tarafından işgal edilmektedir ve bu durum maalesef süreceğe benzemektedir.”

İbrahim Yıldırım, karakterine söylettiği mutlu birlikteliği, kendi romanında başarmış görünüyor. Olaylar romanı hareketli kılmak adına koşturup durmuyor, Neşet İlhan olayların fiziksel boyutunu ikna edici bir aleladelikte yaşarken, daha çok zihinsel bir hareketlilik sağlanıyor.

Salgın hastalık tehdidi, aç kalma korkusu gibi insani durum ve endişeleri dönem inşasında kullanan Vatan Dersleri, nihayetinde, salt köy Enstitüleri tecrübesine açıklık getirmek için yazılmış bir roman değil. Yalnızca o yönüyle lanse edilmesi de haksızlık olur. Hem edebi hem de siyasi zeminde ‘paradigmanın iflası’nı işaret eden bir metin olarak da okunabilir.

Hal ve Zaman Mektupları-Vatan Dersleri, ‘pazarlanabilir’ öğelerin dışında kalan ‘hakiki’ Türk romanını merak edenlere şiddetle tavsiye olunur.