radikal kitap

‘Ben Meriç Ateşke; ünlü doktor Haşmet Ateşke’nin biricik oğlu, saygın organizatör Bahadır Taşan’ın en yakın dostu, ünlü yazar Necdet Sezai Balkan’ın bar ahbabı ve hiçbir şey Sevgi’nin tek ve son sevgilisi…’

İlk romanı Yerli Film’le İnkilap 1999 Roman Ödül’ü kazandığında yirmili yaşların ortalarındaydı Ersan Üldes. Genç yaşta iyi bir giriş yapmıştı edebiyata ama fazla ısrarcı değildi; her yıl yeni bir roman yayımlamadı, adı gazete ve dergilerde sıklıkla anılmadı. Zafiyet Kuramı, Üldes’in üçüncü romanı. İlk iki romanında olduğu gibi, bu kez de, hayata daha başlarken kaybetmiş bir gencin yazgısını değiştirme mücadelesini anlatıyor. Romanın anlatıcısı şöyle takdim etmiş kendisini; “Ben Meriç Ateşke; ünlü doktor ve teorisyen Haşmet Ateşke’nin biricik oğlu, saygın organizatör Bahadır Taşan’ın en yakın dostu, ünlü yazar Necdet Sezai Balkan’ın bar ahbabı ve meşhur hiçbir şey Sevgi’nin tek ve en son sevgilisi… Ben Meriç Ateşke’yim, beni dinlemeniz için, yukarıda saydığım muteber referanslar yeter sanırım. Size verebileceğim tek kayda değer nasihat şu: beni dinlemeyin. İki ay önce 36 yaşındaydım ve hâlâ o yaştayım. Fakat ne yazık ki hâlâ, hiddetimi doğru yöne kanalize etmeyi öğrenebilmiş değilim. Babamın tabiriyle; ot geldim, saman gidiyorum.” Anlaşılacağı üzere Meriç kendisinden hiç memnun değil. ‘Çirkin sayılmaz’ denilecek çehresi, parantez bacakları, sayfaları boş aşk defteri, her daim meteliğe kurşun atar maddi durumu, sevmediği ve yapmadığı mühendisliği güven sorunu yaratmış Meriç’te. Annesini erken yaşta kaybetmiş. Yıllardır yatalak olan babasıyla stüdyo tipi küçücük bir evde yaşamaktan, babasının ısrarla ‘eser’ dediği tuhaf dosyasıyla yayıncı kapılarından dolaşmaktan bezgin. Belki bir işe yarar umuduyla hepsi de yarım kalan meraklara tutunuyor. Biri başlayınca bir öncekini hükümsüz ve anlamsız kılan İngilizce kursu, felsefe okumaları, müzik çalışmaları, klasik roman hatimleri de hayatını renklendirmeyince, “zavallı bir böcek gibi ezilen metropol insanlarım uyandırıp, onlara soylu bir kısrak edasıyla yaşamayı öğreten” tekil destek uzmanlarından çare arayacaktır Meriç.

Aradan yıllar geçer… Ama bu Meriç, eskilerin Meriç’i. Oysa, okuduğumuz metnin yazarı olarak Meriç, değişmiş, kendisine güveni gelmiş biri. Hayatını kazanmak için üç kuruşa yaptığı çeviriler, biraz da roman kültürünü genişletmesi sayesinde yazmaya aşina olan kahramanımız yarattığı tercüme skandalından sonra işinden kovulmuşsa bile, yıllar sonra yazar olarak dönecektir edebiyat alemine… Üldes, Meriç’in inişli çıkışlı hayatını zaman içerisindeki yolculuklarla anlatıyor. Babanın ölümüyle başlayan hikâyede bir bakmışsınız çok gerilere, Meriç’in çocukluğuna gitmişiz, bir bakmışsınız yazar oluvermiş Meriç. Sonra tekrar geriye ya da ileriye sarıyor hikâye. Üstelik bunu çok dinamik bir biçimde yaptığından, okuyucu olarak bize düşen dikkatlerimizi bir an bile dağıtmamak. Neyse ki hızlı akan temposuyla Zafiyet Kuramı buna fırsat vermiyor zaten. Tercüme ettiği metinleri kendi zevkine göre yeniden yazmaktan kendi romanlarının yazmaya terfi etme süreci, biricik dostu Bahadır ve onun güzel karısı Ayla’yla ilişkileri, Sevgi’yle olan iç karartıcı beraberlikleri, sonlardaki yer değiştirme süreci biraz muğlak, biraz da meczuplaşmanın belirtileri. Yine de, en azından kendi zihninde bir değişim geçirmiştir Meriç;
“Yazarlardan nefret ederim ama kendimi seviyorum. Aslında işsiz güçsüz bir pervane gibi şehri dolaşırken de kendimi seviyordum ya, bu kadar saygın ve korunaklı değildim. Yazar olduktan sonra hayatımda çok şey değişti, en başta bir işim oldu. Şimdi vaktim olsa, şehri aylak aylak adımlamaya kalksam ya da kalabalık barlarda boy göstermeye, en azından bana eşlik eden bir işim olur. Sonuç: Yazar olmak, işsiz olmaktan daha iyidir. (…) Oysa eskiden neydim? Berduş günlerim aklıma geldikçe, ayazda kalmış camgüzeli misali sunuyorum, o günleri yeniden yaşarcasma durduk yere moralimi bozuyorum. Sinema afişlerine dalıp gitmelerim, kalabalıkların arasına özelliksiz karışmalarım, dost meclislerine işsiz çoğunluğu temsilen lütfen eşlik etmelerim… Hele bakkala girişim, bir bakkala girişim vardı, ürkek adımlar, tedirgin tavırlar ve ezik bakışlarla; her gün içtiğim sigarayı isterken, dünya yüzünde bu markayı tüketen yalnız benmişim gibi, dünya sadeleştirilmiş ve yalnızca ben kalmışım gibi, sonsuz öksüz ve daimi tekil hissederdim kendimi, ebedi bekleyişe mahkûm kukumav gibi…”

Sorunlu insanlar Üldes’in üç romanında da kendisini gerçekleştirememiş olmanın, başkaları tarafından görülmemenin, ‘hiç’lik duygusunun rahatsızlığını yaşayan roman kahramanlarıyla karşılaşıyoruz. Yerli Film romanında yazma sıkıntıları ile kıvranan bir yazarın bakış açısından, zaman zaman bilinç akışı, zaman zaman iç monologlar ve karşılıklı diyaloglarla, metnin tümüne yayılan eleştirel ve karamsar bir atmosferle yazmıştı Ersan Üldes. Aldırılan Çocuklar Örgütü’nde geçimini Güzel Sanatlar Fakültesi’nde çıplak modellik yaparak temin ederken, asıl teşhirciliğin ne olduğunu bir medya kuruluşunun yedi dergisinin redaksiyonunu üstlendiğinde kavrayan, modellik yaptığı günlerde tanıştığı sevgilisi Burcu’yla aldırdıkları bebek yüzünden ilişkileri bozulmuş bir adamın, Leo’nun hikâyesini anlatıyordu; “bir davam bile yok. Ne bir mahkeme, ne de bir kavga” diyen Leo’nun… Meriç’le benzerlikleri bu kadarla sınırlı değil. Üldes’in kahramanları hayatın gündelik rutinini sürdürmekte de zorlanıyorlar. Mesela, Yerli Film’in kahramanı gibi, Meriç de oturduğu semtten, apartman dairesinden ve işinden yana dertli. İkisinin de can sıkıcı komşuları, yönetime yaranmaya çalışan site görevlileri, hiç haz etmedikleri bakkalları, rahatlıklarına özendikleri zengin dostları, dostlarının güzel eşleri var. Bu koşullar altında Üldes’in bugünün dünyasına ve kuruluşundan kendilerinin sorumlu olmadığı böyle bir dünyaya düşüvermiş gençlerine yönelik karamsar bir bakışı olduğunu söylenebilir. Ancak doğrudan dışa vurulmayan, mizahla örtülmüş, durum ve karakter tahlillerindeki ironik üslupta açığa çıkan bir karamsarlık bu. İnsanlararası ilişkilerin, olayların ardındaki çelişkilerin, yanlış anlamaların, gerçeklerin acımasızlığının teşhiri için sıklıkla kullanılan ironi, bu soğuk tarz Ersan Üldes’in her üç romanında da kahramanların kaderlerine hem gülümsetiyor hem irkiltiyor. Ve sonuçta alttan alta toplumsal bir eleştiri beliriyor. Özellikle yayıncılık sektörü etrafında gelişen, oradan hayatın diğer alanlarına yayılan ama ağırlıklı olarak İstanbul’un belli çevrelerinde yoğunlaşan eleştiri -biraz önce de belirttiğim gibi- mizahi üslubuyla çok çekici. Özellikle Meriç’in; “Tercümesini yaptığım bütün postmodern yazarların bozdukları yapıları yeniden onardım, bıraktıkları boşlukları bir bir doldurdum, gereksiz bulduğum geri dönüşleri ortadan kaldırdım, mekânları değiştirdim, olayları değiştirdim, tarihlerle oynadım, bazen coşkun dalgalanmalara kapılıp aralara şiirsel metin ler bile döktürdüm” cümleleriyle özetlenecek tercüme serüveni gülümsetmenin ötesine geçmiş. “Ünlü Alman yazar Judith Wohmann”ın romanlarıyla giriştiği kavgaya ayrılmış bölümlerdeyse, mizah son kertesine ulaşıyor. Son yıllarda artış gösteren yerli Underground’un alkol ve madde bağımlısı ama bağımlılığıyla barışık, yenilmiş ama yenilgisini bir yazgı gibi kabullenmiş, belki de bu nedenle hayata kayıtsız, yarınsız ve her türlü değerden sıyrılmış alışılageldik roman kahramanlarının romanların değişmez mekânı olan barlarda alkol kokusu ve sigara dumanıyla geçirdikleri gecelerinin, günü birlik yaşanan cinselliklerinin, tüketilmiş aşklarının, işsizliğin yarattığı maddi sıkıntılarının, kriminalleşen hayatlarının dışında kalmayı bilen ve cinsellikle pornografi, irkiltmekle kabalık arasındaki farkları gözeterek kaleme alınan Üldes romanlarının en önemli sorunu benzer konu ve temalar etrafında dolaşmaları.

A. Ömer Türkeş