kürtajla “yokolan” çocuklar

yaşasalardı ne olurdu?

Geçen hafta kulağıma fısıldanan “gayrıresmi” bir rakama göre 2003’te İstanbul’un “merkez”inde boşanma oranı yüzde 50’ye yakınmış. Demek ki bir istatistikte daha yakalamışız AB standartlarını. Bu rakamın gerçekliğini sorgularken karşıma çıktı Ersan Üldes’in kitabı: “Aldırılan Çocuklar Örgütü.” Bugüne kadar hep mağdur kadınlar, aldatılmış erkekler ya da ortada kalmış çocuklar açısından değerlendirdiğimiz ilişkilerin bir de hiç aklımıza gelmeyen, getirmediğimiz bir boyutu var işte: Hiç doğamayan, kürtajla ortadan kaldırılan “çocuklar…” Sahi, onlara ne oluyor?…

1973, Manisa doğumlu, 1999’da ilk kitabı “Yerli Film”le İnkılâp Kitabevi Roman Ödülü’nü alan Ersan Üldes, romanında bu konuyu işliyor. Hemen belirtmek gerekir ki, kitabın arka kapağında sorulan soruların romanda cevabı yok. “Aldırılan çocuklar gerçek hayatta varolma şansını yakalasalardı hemen bir örgüt kurup geleceklerine kastedenlerden hesap mı sorarlardı? Onların arasından da, herkesin gıpta ettiği yetkin ve zeki bilimciler, yazarlar, sanatçılar çıkar mıydı? Onlar da sapkın, katil ya da amaçsız ve tuhaf işler peşinde koşturup ömür tüketenlerden mi olurdu?..” Ancak bunun önemi de yok; nasıl olsa Üldes, Dostoyevski’nin “Saçmalamak; insanoğlunu öteki bütün canlılardan ayıran tek ayrıcalıktır” cümlesini epigraf alarak giriyor söze.

Kitabın kahramanı, olayları kendi ağzından anlatan bir yayınevi editörü. Gözlerini hiç tanımadığı bir odada, eli kolu bağlı şekilde açan “Leonardo” lâkaplı editörümüzün yanında aynı şekilde yatansa patronu Taki Bey. İlerleyen sayfalarda ikiliyi neden bu odada olduklarını sorgularken buluyoruz. Sonunda odaya, aynı işyerinde çalışan çaycı Mevlüt’ün ve ardından Sinan’ın girmesiyle mesele anlaşılır. Sinan yıllardır kendisini hor gören ve yayınevindeki erkeklerin peşinden koştuğu güzel Zişan önünde onu rezil eden patronundan öç almak istemektedir.

Bütün bunlar olurken “Leonardo,” bizi kendi geçmişine götürür ve yavaş yavaş “Aldırılan Çocuklar Örgütü”ne hazırlar. Bir güzel sanatlar akademisinde çıplak model olarak çalıştığı günlerde Burcu isimli bir öğrenciye aşık olmuştur. Bir dönem platonik giden bu aşk nihayet sonunda vuslata ermiş ve çift mutlu günler yaşamaya başlamıştır. Ta ki Burcu, “kaza sonucu” hamile kalıp, çocuğunu aldırıncaya kadar… İşte Leonardo’nun o günlerdeki hezeyanları: “Her şeyi bir bir söyleyecektim. Kara kedi, diyecektim, yatağımıza giren kara kedi var ya Burcu, işte o aslında kendi elimizle öldürdüğümüz çocuk… Kendi çocuğumuz… İnsan, anne karnında nufte olarak 40, kan pıhtısı olarak 40, et parçası olarak da 40 gün kalır. Bundan sonra artık bir ruh alır… Bizçocuğumuza bu ruhu fazla gördük Burcu. Biz gözü dönmüş katilleriz, sen dönmeye çalışsan da sırtını bu gerçeğe, gelip yakalayacaktır seni bu lanet, boş bulunduğun bir sıra, boş gözlerle gezindiğin bir caddede… İnsan hiç kendi çocuğunu öldürür mü Burcu?”

Sevgilisi Burcu’yu suçlamaya başlayan Leonardo, örgüt meselesine ilk girişi de şöyle yapıyor: “Buna benim hiç aldırmadığımı düşündün. Yanıldın. O gün ben ölmek istedim. Çocuğum ölüp gitmiş, ben ölsem ne? O gün protesto mahiyetinde şehre dalıp, bütün çöp bidonlarını devirdim, hepsini bir bir aradım. Aldırılan çocuklara dair bir hatıraya rastlamak o kadar zor ki… Hiçbir şey bulamadım. Dünya yüzünde kurulması mümkün olmayan tek örgüt ne, biliyor musun Burcu; Aldırılan Çocuklar Örgütü…” Ancak onun tasarladığı tek örgüt bu değil. Daha “marjinal” bir örgüt var kafasında Leonardo’nun; Dışarıya Gönderilen Çocuklar Örgütü! Yurtdışına okumak için gönderilen seçkin çocuklardan bahsetmiyoruz. Göbekte, sırtta ya da çarşafın üzerinde ölüme terk edilen en genç çocuklar var ya, işte onlardan oluşan, günden güne çığ gibi büyüyen bir örgüt bu…

Leonardo’nun hezeyanlarını okuduktan sonra internette küçük bir araştırma yaptım; acaba aldırılan ya da “çarşafa bırakılan” çocukların neden olduğu psikolojik rahatsızlığın tanımı var mı diye. Rastlayamadım ama mutlaka vardır. Yine de fikir bana hiç uzak gelmedi. Erkeklerin, bırakın anne karnındaki çocuklarını ortadan kaldırmalarını, “çarşafta” bıraktıkları çocuklarını bile hayatları boyunca içten içe vicdanlarında taşıdıklarını düşünüyorum. İstemeden de olsa, “yoketme” fikrinin neden olduğu suçluluğu bence bütün ilişkilerinde yaşıyor erkekler. Belki de onun için kadınlarla sorun yaşıyorlar… Varedeyim derken yoketmenin mahcubiyetinden doğan bir huzursuzluk. Nitekim Leonardo, “Bu haldeyken ben, bu düşünceler içinde boğuşurken, benden iyi bir yatak adamı olmamı nasıl beklersin” sözüyle yaşadığı sendromu özetliyor. Ve nihayet örgütünü kurmaya karar veriyor: ” Bütün hastaneleri, klinikleri bir bir dolaşacağım şimdi. Bütün görevlilere bin bir yalan uydurup o kayıtlara ulaşacağım. Çocuk aldıran kadınların hepsini arayacağım. Babaların da peşini bırakmayacağım ama. ‘Çocuğunuz olsa ismini ne koyardınız, çocuğunuzun büyüyünce ne olmasını isterdiniz?’ gibi sorulara verilen yanıtları kaydedeceğim örgüt defterine. İşte böylece adı, sanı ve mesleği belli, okumuş insanlardan müteşekkil bir örgüt yükselecek şehrinizin üstünde…” Şu vicdan azabı meselesi üzerine bir düşünün…

Kürşad Oğuz, Vatan, 2004.