siddet dolu bir film

Şiddet Dolu Bir Film

“Beynimin en sivri iki ucuna gerili çamaşır ipine mandalla tutturulmuş olan ve ip sallandıkça dengemi alt üst eden bir filmdi o film” sözleriyle başlayan romanın ana karakteri, çok etkilendiği “o filmi” anlatacağını söylüyor bize; “sahnelerin bir kısmı doğaçlama oynanmıştı, aktörler iyice kendinden geçmişti çünkü. Üstüne üstlük bazı oyuncular repliğin sınırlarını aşmış ve figüranken başrole niyetlenmişlerdi. Başrol oyuncuları da esas oğlanlıkla yetinmemişler, oğlancılığa da soyunmuşlardı çekimler sırasında” tarzındaki mizahi uslub, içinde yazarın da olduğu film-romanın gidebileceği yerleri önceden sezdiriyor. “Belki de hiç görülmemiş olması gereken bu filme” ne yazık ki okuyucu olarak bir süre sonra bizler de katılacağız…

Ersan Üldes, İstanbul’un Ümraniye semtinde yaşayan bir yazar, yazarın mahalle sakinlerine ilişkin gözlemleri ve onlarla olan ilişkileri etrafında, “yığınların yere yıkıldığı bir coğrafyayı” anlatıyor. Öykü, bu yazarın bakış açısından, zaman zaman bilinç akışı, zaman zaman iç monologlar ve karşılıklı diyaloglarla aktarılıyor. Oturduğu semtten, apartman dairesinden ve işinden yana oldukça dertli kahramanımız. Hepimiz gibi onun da can sıkıcı komşuları, apartman sahibine yaranmaya çalışan bir kapıcısı, kendisini kazıklamağa çalışan bir bakkalı, işsiz-parasız arkadaşları ve 4×4’lü zengin “eski” dostları var. Zengin arkadaşının güzel karısı ile -kadının umurunda bile olmayan- ilişkisi de ayrı bir azap oluyor yazma sıkıntıları ile kıvranan yazar tipine.

Kahramanımızın kendi dertleri yetmezmiş gibi, mahallesinde olup bitenlere de tanık ve taraf oluyor ister istemez. Mesela; bakkalın, kendi çırağına yönelik cinsel tacizi romanın uzunca bir bölümünü oluşturuyor. Bu olay etrafında, medyaya ve toplumsal değerlerin iki yüzlülüğüne yönelik eleştirileri var yazarın. Zaten metnin tümüne yayılmış eleştirel ve karamsar hava. Karamsarlık doğrudan dışa vurulmuyor ama Ersan Üldes’in yer yer mizaha kaçan durum ve karakter tahlillerinde, yani ironik anlatımında çıkıyor ortaya.

Romanda İroni

Bir yazarın gerçekçiliği ile klasik gerçekçi anlatım tarzı sık sık birbirine karıştırılır. Tarihsel, toplumsal ve siyasal olayların edebiyata yansımasına gerçekçilik diyoruz ama bu gerçeklerin edebi metne mutlaka hayatta olduğu gibi yansıması gerçekçiliğin tek yöntemi değil. Kafka’nın allegorileri, Poe’nun kabusları, Tolkien’in fantazileri de bir gerçeği yansıtır; bazen doğalcı yazarların gerçekçi tasvirlerinden çok daha çarpıcıdır onların gerçeküstü dünyaları!

Bir çok yazar, insanlar arası ilişkileri, olayların ardındaki çelişkileri ve gerçekliği, yanılgıyı da işin içine katarak mizahi bir uslupla anlatılır. Soğuk yani ironik bir tarzdır bu. Hem gülümser hem de irkiliriz. Ersan Üldes de bu yöntemi seçmiş. Çırağına karşı giriştiği şiddet ve tiksinti dolu tacizini mazur göstermek için bütün yılışıklığı ile geveleyen market sahibi ve onun, medyanın da katılımı ile giderek komikleşen öyküsü, okuyucu için bir trajediye dönüşüyor. Adaletin tükendiği, güçlünün zayıfı ezdiği bir toplumsal düzen çırılçıplak görünüyor komik olan durumun ardından.

Romanda yer alıp adı ile anılan yalnızca Ahmet var. Belki tüm karakterler arasında olduğu gibi yaşayan, başka kimliklere bürünmeyen bir tek o olduğu için. Diğerleri ise; “yazar, kadrolu, güzellik, parmak yalayıcısı, onikilik, avukat, cinaslı kafiye” gibi nitelemelerle ve niteliklerine uygun kişilikleriyle boy gösteriyorlar. Adlandırılmamışlar çünkü bireyleşememişler. Tek bir özellikleri ile yaşayan derinliksiz kişiler bütün bu insancıklar.

Romanın “Hukuk Kuşu” bölüm başlığı altında anlatılanlar ise hiç bir mizah içermiyor. Yazarın bir askerin ağzından naklettiği Siirt kırsalında yaşananlar, son yıllarda güney doğudaki savaşa dair edebiyata yansıyan en kanlı sahneler..! Ne var ki, kısa bir romana, bu coğrafyada olup biten hadiselerin birden fazlasını sığdırmak oldukça zor. İnsani, toplumsal ve kurumsal ilişkilerin, medyanın ve adaletin giderek yozlaşmasını, hem devletin bireylere hem de bireylerin birbirine karşı giriştiği şiddetin ürkütücü boyutlarını sergilemek isteği, sözkonusu toplumsal görüntülerin derinlerine inilememesine neden olmuş. Ancak, şaşırtıcı bir akıcılığı, anlatmak istediklerini kolaylıkla ifade eden canlı bir dili var Ersan Üldes’in. Benzetmeler, imgeler ve nitelemelerle zenginleşen kişi ve durum tasvirleriyle; gülme, kızgınlık, tiksinti, dehşet gibi duygularımızı etkiliyor ve yaşadığımız coğrafyada oynayan bu korku fimi hiç bitmeyecek mi sorusunu sorduruyor; “mümkün müdür bu azgın, bu göz gözü görmez gidişatın önüne geçmen?”. Ersan Üldes, sona geldiğinde biraz umut da katmak istemiş metnine; “bunu zaman gösterecek” sözleriyle yanıtlıyor soruyu.

A. Ömer Türkeş, Pandora, 2000.