Edebiyatın Gezi’yle imtihanı

“Gezi direnişinin edebiyata etkisi ne olacak?”

Screen shot 2013-09-24 at 13.33.37Bu soruya verilecek gelecek zaman kipindeki yanıtlar, belli ki edebiyat gündemini uzun süre daha meşgul edecek. Edebiyat dergilerinde, kitap eklerinde ve kültür sanat sayfalarında konuya açıklık getiren yorum, öngörü ve iddialar birbirini kovalayacak. Ama hep cek ve cak. Halbuki Gezi, edebiyat için bir gelecek zaman tasavvuruna indirgenmeyecek kadar yaşanmış ve somut. Aslında şöyle söylemek belki daha da doğru: “Oldu ve bitti! Geçmiş olsun.” Ama bu ‘geçmiş olsun’ herkes için. Benzeri görülmemiş bir halk ayaklanmasının insanlar üzerindeki olumlu izlerini hafızalardan kazımak yolunda elinden geleni ardına koymayan, günden güne daha da pespayeleşen, çirkinleşen ve gülünçleşen muktedire de, normalde halk hareketlerine alerjisi bilinmekle birlikte polis şiddetine bugünkü pozisyonu gereği ve yalnızca bu defalığına itiraz eden geçici muhalif kesime de, ben bundan gelecekte nasıl istifade ederim diye ellerini ovuşturup duran siyasetçiye, tüccara, yayıncıya ve edebiyatçıya da beraberce geçmiş olsun. Çünkü oldu ve bitti.

Gezi direnişinin edebiyata etkisi konuşulacaksa mesela, öncelikle ‘olan etki’ üzerinde durulmalı. Bir başka deyişle bundan sonraki ürünlerde gözlenecek muhtemel etkiden evvel bugüne kadar yazılmış eserlerdeki Gezi etkisi ele alınmalı. Tüm edebi yapıtlar bundan sonra başka türlü okunacak çünkü. Roman, öykü ve denemelerde geçen “direniş” “mücadele” “devrim” “kazanım” “dönüşüm” “halk ayaklanması” ve benzeri kavramlar ve bu kavramların gölgesinde örülen olaylar “romantik” “kurgusal” veya “ütopik” bir algıyla değil, artık daha “yakın” ve “mümkün” bir bakışla okunacak.

IMG_1131Gezi’nin edebiyata etkisi, ne yazık ki daha çok edebiyatın malzemesi olarak Gezi’yi masaya yatırma telaşında olanların aklını kurcalayan bir konu. Edebiyat denen şey, her şeyi kendine malzeme edinme derdinde olan aç bir sırtlan sanki. Direnişin insana etkisi büyük oldu, evet, kuşkusuz edebiyata da etkisi büyük olacak. Kim ne derse desin, romancının gözüyle bu süreçte yaşanan sonuçta bir karnavaldı, devrimcinin gözüyleyse bir komün. Bahtin’in karnavalesk romana dair yaklaşımı, yirmi gün boyunca bir resim olarak önümüzde durdu. Ancak Gezi’yi anlatan, tarihine ya da mimarisine odaklanan, Gezi’de yaşanan bir aşkı yaşatan, karnaval ruhuyla dokunan, iç içe geçen, yaraları kaşıyan, yürekleri okşayan, direnişi taçlandıran ya da batıran yapıtların üretilecek olması, her zaman peşinde olduğumuz etkiyi açıklamaktan uzak gelişmeler olarak kalacak. Çünkü asıl etki, konularda değil, konulara bakışta yaşanacak.

“Gezi direnişinin edebiyata etkisi ne olacak?” sorusunun içinde sinsice sırıtan pragmatizm kimsenin midesini bulandırmıyor mu? Ağzını sulandıran konulara aç bir sırtlan gibi saldıran bir edebiyat olgusu, hiç kimseyi rahatsız etmiyor mu? Dert ettiğimiz hep edebiyatın malzeme sıkıntısı mı olacak? Lale Devri, 31 Mart Vakası, Ermeni Meselesi, Mübadele Dönemi, Birinci Dünya Savaşı, Atatürk’ün aşkları, Eskişehir’in taşları, 27 Mayıs Darbesi, Dersim’in acısı, sayısız gerçek hayat hikayesi ve sair konular, konular, konular; yaşamdan aynısıyla çekilip kabak gibi kağıt üstüne konan konular… Hayat adı verilen izafi tarihin ve tarih diye masaya konan belgelerin sömürülerek hoş(?) sürprizler de içeren kurgulara dönüştürülmesi mi edebiyatın meselesi? O zaman bir defa da şuradan bakalım ve soruyu tersinden soralım:

“Edebiyatın Gezi direnişine etkisi ne olacak?”

IMG_1221 copyBuradaki “etkisi”ni “katkısı” biçiminde okumamak kaydıyla, bu soru bizi gene en başa götürür: Yazılacak değil ancak yazılmış yapıtların Gezi’ye dolaylı etkisinden söz edilebilir. Tersini iddia etmek anakronik bir saçmalık olur çünkü.

Direnişe direkt katkıdan söz etmek gereğini duyduğumuz zamandaysa bizi bambaşka bir edebi tür karşılar: Kimilerinin hala yeni yetmelerin oyuncağı olarak gördüğü; twitter. Gezi direnişiyle birlikte kimi mecralar itibarını tümden yitirirken, merkez medya denen aç gözlü ve yılışık yaratık çoğunlukla susup otururken, susmadığı zamanlardaysa daha çok anlamı yok etmeye, olağanüstü olan ne varsa onu sıradanlaştırmaya çabalarken; twitter denen yeni yetme mecra haber alma ve duyurma işlevini muntazaman üstlendi. Sadece muhaberat bağlamında değil, Gezi’ye yaptığı motivasyonel katkıyla da öne çıktı. Peki ama bu nitelikler twitter’ı bir edebi tür olarak görmeye yeter mi? Elbette hayır. Twitter’ın edebi gücü, bir mecra olarak taşıdığı hayati ve üstün özelliklerden ziyade özgür ve tutumlu yapısından geliyor çünkü.

En başta 140 vuruş, çok önemli bir sınırlama. Bu bile tek başına edebiyata sevk eden, kullanıcıları güçlü ve etkin ifadelere zorlayan bir uygulama. Edebi türlerin tümü adına, özellikle yirminci yüzyıl boyunca, tutumlu olmak zaten fevkalade önemli bir tartışma. Bu uğurda twitter’ın tüm türlerin önünde olduğu açık. Üstelik bir platform olarak da fevkalade dinamik, herkese serbest, hiyerarşiden uzak. Sade, bağımsız ve idealist bir yazarın edebiyatın kurumsallaşmasıyla ilgili şikayet etmesi beklenir olumsuzlukların hiçbiri twitter’da yok.

Hal böyleyken, edebiyatçıların çoğunlukla bu mecraya kibirle yaklaşması elbette üzücü. Ele gelen, rafta duran ve pazarlanabilen yapıtlarını yüksek ve başka bir mertebede tutmaları; asla ele gelmeyen, rafta durmayan ve pazarlanamayan twitter’ı ise günlük, harcıalem mesajları hayranlarıyla paylaşabildikleri yararlı bir platformdan ibaret görmeleri düşündürücü. Emek harcanmış bir metnin edebi olup olmadığını ya da hangi oranda değerli olduğunu yayımlandığı mecra belirlemez halbuki. Şimdilik yazarlar, edebi dünyada sahip oldukları itibarı sosyal medyaya da taşıma çabası içindeler yalnızca, orada da yine bir yazar olarak bulunmayı tercih etmekteler. Eli yüzü düzgün bir site, kendisiyle ilgili gelişmelerin duyurulduğu bir facebook hesabı, arada sırada “ben de varım” ve “duyarlıyım” demek için yürütülen bir twitter hesabı. Resim bu. Son çıkan kitaplarını, imza günlerini, söyleşilerini, ünlülerin özlü sözlerini, kendi yapıtlarından alınma cümleleri ya da gündeme dair en fazla, o da dünya yıkıldıktan sonra “keşke şöyle olmasa” “hayat acıtmasa” yollu ortanın da ortasını bulmaya yazgılı kadife inciler paylaşarak zevahiri kurtarıyorlar. Ama bu nereye kadar devam eder, bilinmez.

IMG_1127Twitter’a yönelik en yaygın uzaklaşma cümlesi: “Ama ben bir şey yazmıyorum ki.” Roman okumak için nasıl ki roman yazmak gerekmiyorsa, aynı şekilde Twitter’da olmak için de tweet yazmak gerekmiyor. Yazma, oku! Günlük gazetede bağımlısı olduğun bir köşe yazarını takip eder gibi. Gelişmelere nasıl yaklaştığını merak ettiğin, üslubuna bayıldığın, politik tutumunu izlediğin, mizah duygusunu kendine yakın bulduğun birileri yok mu? Ya da istersen yaz! Yazdığın anında, o saniye; kısıtsız, kesintisiz, sansürsüz ve tashihsiz yayınlanacak. Çünkü editör sensin, okurunsa takipçin. Kimilerine tuhaf geliyor olabilir, ama Twitter’da da edebiyat dünyasında olduğu gibi yazarlar ve okurlar var. Ama bu, edebi dünyada sivrilmiş yazarların bu arenada da sivrileceği anlamını taşımamalı. Nasıl ki iyi bir romancıdan mutlaka iyi şiirler de yazmasını beklemiyorsak, iyi bir tweet yazarı olmasını da beklememeliyiz. Tanınmış bir yazar, buranın sıradan ve iyi bir okuru olmasını da bilmeli.

Bu vesileyle hazırladığımız “Başkaldırının 140 Vuruşu” yeniden izlenebilir belki.

 

Leave a Reply