Roman(s)ları Ayırmak

Kocasının kendisine verdiği tüm papeller mağazalardaki en şahane elbiselere, en pahalı dantelli çamaşırlara gidiyordu. Hepsi o adam içindi. Raoul için! Ağzı adamın dudaklarına şehvetli ve dolgun bir öpüşle yapışırken adamın elleri kadının deshabille’sinin içinden cömert kıvrımlarını yokluyordu.

– Geciktin, dedi adam hırıltılı bir sesle, ona şüpheyle ve dik bir nazarla baktı. Güzel kadın kenarları siyah kürklü pelerinini atıp sultanlara layık güzel omuzlarını ve nefesiyle inip kalkan gerdanını gösterdi. Kusursuz dudaklarının çevresinde varla yok arası bir tebessüm oynaşırken sakince yüzünü adama döndü. [1]

Yukarıdaki cömert kıvrımlı satırlar, erotizm furyasına dahil bir kitaptan alınma değil. Son zamanların pek revaçta mamullerine hükmeden dil ve anlayışla kaleme alınmış izlenimi uyandıran bu iç gıcıklayıcı metin, çok daha gerilerden… James Joyce’un Ulysses’inden… Burada Joyce’un maksadı, erotik metin yazarlarının yaptığı gibi ıslak cümlelerle şehvet uyandırmak değil elbette; tam aksine o, “kabartma tozu” işlevi gören bu türdeki mamulleri sarakaya almak uğraşında. Ulysses’te Mr Bloom, Molly’nin zevkle okuyabileceği bir şeyler aranırken, Rahibe Maria’nın Feci İtirafları türünde cömert kitaplar arasında bolca gezinir ve sonunda Zinanın Zevkleri adında, yukarıdaki şehvetli anlatımların da yer aldığı bir kitapta karar kılar. Sonuçta Joyce, ucuz kurmacaları afişe etmek uğruna bir süreliğine taklit bir dil üretir.

Ulysses’in kitap olarak ilk yayımlandığı yıl, 1922; ancak 1914 yılından itibaren yazılmaya başlanmış. Bu tarihler, Rahibe Maria’nın Feci İtirafları veya Zinanın Zevkleri gibi metinlerin yalnız şu yaşadığımız dönemde değil, geçmişte de fevkalade, Joyce’u da çileden çıkaracak derecede ilgi gördüğünün basit ve kronolojik bir kanıtı. Bunun yüzyıllar öncesi de var elbette, Joyce’u da aşar mertebede; bu tür kitapların gelecekte, yüzyıllar sonrasında da milyonları cezbedeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.

Geçtiğimiz günlerde bir kitap ekinde yayımlanan ilânda çok satması beklenir bir kitabın türü şu şekilde tanımlanıyordu: Erotik romans. Bu kategorileştirmede bir sorun yok aslında. Hatta tam tersine, “erotik romans” tabiri, sınıflandırıcı, ayırıcı bir tanım addedildiğinde, fevkalade yerinde. Ama ilanı veren yayınevinin maksadı, bu sınıflandırma sıkıntısına bir açıklık getirmek, bizi bir büyük yanlıştan kurtarmak değildi mutlaka. Muhtemelen ondan bir dönem önce çıkmış ve piyasayı sallamış bir kitabın yolundan gidildiği ima edilerek, hatta, “şunu sevdiyseniz, buna bayılacaksınız,” mealinde bir destek sloganıyla işi ima etmenin de bir adım ötesine taşıyarak sıradan okuru kaşımak, bu yolda güdülemek amaçlanmaktaydı.

Söz konusu yayınevi için satış artırıcı bir slogan görevi gören tabir, “erotik romans” aslında bugünlerde, gerçekten de ihtiyaç duyulan bir kategorileştirme; “erotik” kısmından ziyade, özellikle “romans” vurgusuyla. “Roman”lar ile “romans”ları ayırmak için bir eleştirmen donanımına ihtiyaç yok zaten. Bu ayrımı yapmak, bir gereklilik ya da zorunluluk olarak da görülmemeli, doğal bir fenomen olarak algılanmalı sadece. Nasıl ki şiir ve romanı ayırmak için özel bir çabaya gereksinim duymuyorsak (istisnai örnekler hariç) “romans” ve “roman”ı da kendiliğinden, teknik analizlere soyunmadan, karşıdan bakarak ayırabiliriz.

Edebiyat tarihi, genelde Don Kişot’tan önce kaleme alınmış serüven yüklü metinlere “romans” der. Ama bu, Don Kişot’tan sonra yazılmış her şeyin “roman” olduğunu göstermez. Kişilerin kahramanlıklarını (dağda, bayırda, yatakta, uzayda ya da beş boyutlu düzlemde), aşklarını (köyde, kentte, geçmişte, gelecekte, yeraltında ya da yerüstünde) bir bir sıralayan, kurgusu çoğunlukla büyü, fal, lanet veya mucize gibi abartılı-insanüstü öğelerle çatılan nazım ya da nesir şeklinde yazılmış serüven dolu, “sürükleyici” metinler, hangi dönemde yazılırsa yazılsın, “romans”tır. Yani “roman”la arasında beliren, sadece basit bir harften ibaretmiş gibi görünen fark, aslında ziyadesiyle büyük. O kıvrımlarla uzayan “s” yalnızca basit bir fazlalık değil, bir ömürlük yük. “Romans”lar da elbette edebiyatın bir türü olarak değerlendirilebilir, ancak asla “roman” değildir. Bunlar bazen erotik olur, bazen dramatik, bazen polisiye türünde olur, bazen de bilimkurgu… İyidir ya da kötüdür, değil, onlar “roman” değildir.

Bahar, bahar! Martla nisan arasında, sular şarıl şarıl akar! Filizler fışkırır, tenler güzelleşir ve yapraklar hem uzar hem de büyür! Bahar köpekleri kıştan kalma izleri sürer bahar geldiğinde, doğa hareketlenir, kuşlar türküler tutturur, hey-ding-a-ding ding, cik cik cik, guguk guguk! Ve saire, ve saire, ve saire. Tunç Çağı’yla 1850 arasındaki bütün ozanlar böyle şiirler yazdı.

Ama şimdi, kalorifer çağında, şeftalilerin teneke kutularda saklandığı çağda, şair denen bir yazarın, hala aynı teraneyi tutturması ne saçma! Çünkü, bugünlerde, ortalama uygar kişi için bahar olmuş, kış olmuş ya da yılın herhangi bir mevsimi olmuş, ne fark eder? Londra gibi bir kentte, ısı değişikliğini saymazsak, mevsimin getirdiği en çarpıcı değişiklik, kaldırımlarda gördüğünüz şeylerdedir. Kış sonlarında genellikle lahana yaprakları görülür. Temmuzda kiraz çekirdekleri üzerinde yürürsünüz, kasımda kullanılmış maytap telleri üzerinde. [2]

Bu metin de George Orwell’in 1936 tarihli Aspidistra adlı romanından… Görüldüğü üzere Joyce’dan bir dönem sonra da ahvâl pek farklı sayılmaz. Romancı yine benzer sıkıntılardan mustarip. Bugüne gelindiğinde belki de tek fark; artık kaldırımlarda lahana yaprağı görmek için kışa, kiraz çekirdeği görmek için de yaza gerek olmaması. Bir başka deyişle şimdi durum, Orwell’in döneminin ve hatta öngörülerinin de üstünde vahim. Ama çok şükür metinlerimizde hâlâ sular şarıl şarıl akar! Filizler fışkırır, tenler güzelleşir ve yapraklar hem uzar hem de büyür! Ya da yine adamın elleri kadının cömert kıvrımlarını yoklar.

Dipnotlar:


[1] Ulysses, James Joyce, Norgunk Yayınları, İstanbul 2013, Çev. Armağan Ekici, s. 230.

[2] Aspidistra, George Orwell, Can Yayınları, İstanbul 2005, Çev. Şemsa Yeğin, s.251.

Leave a Reply