otistik edebiyat

Otistik Edebiyat,  Otistik Düşmanlık  ve

Edebiyat  Kanonları /

İbrahim Yıldırım /

30 Kasım,Cuma /

Özgür Edebiyat’ta, Düzyazı Günlüğü üst başlığı ile ara sıra görünen (belki de okunan)yazılarımın Türk Dil Kurumu’nun 1974 yılında yayımladığı  Bilim  ve Sanat Terimleri Sözlüğü’ndeki  “Günü güne tutulan anı defteri. Bu biçimde düzenlenmiş yazılı yapıt”tanımına  uyduğunu hiç  sanmıyorum.  Zira  kaleme aldığım metinler,   yalnızca  belirli bir konu çevresinde, belirli bir zaman aralığında  yaptığım  temrinleri, bilgi yoklamalarını, araştırıları  içeriyor.   Kısacası yazdıklarım ne sevgili günlüktür, ne de kilidi açılıp içinden bazı bölümlerin paylaşıldığı   hatıra defteridir. Ama  yine de  kişiseldir, çünkü yazarın kendiyle yaptığı  tartışmalarla, kendine sorduğu sorularla yol almaktadır. Bir de şu var: Buçabanın  gün  ve ay    belirten ara başlıkları ( Örneğin 30, Kasım, Cuma)  özenle seçilmiştir, ama o bölümler kesinlikle  ‘o’ tarihte yazılmamıştır. İşin aslı şudur: Bu yöntem yazar tarafından pratik  bulunduğundan uygulanmaktadır…  Dolayısıyla birileri, bir yerlerde – dahadoğrusu  içe kapanmış mahfillerde-   heyecana kapılıp  alaysı  cümleler kurup  neşeli nadanlıklar yapmaya yeltendiğinde dikkatli olmadır. Çünkü  yazar,   kurgusal günlüklerindekendini hedef alıp yeterince istihzada bulunmaktadır. Dolayısıyla başka birilerinin  kurgununparçası olmaya kalkışması  iyi niyetli olmayan    sızma hareketi olarak yorumlanabilir. Dahası, karşı kahvehanenin ihvanına ya  da diğer  mahallenin delikanlısına  her zaman dostça davranan birine otistik  düşmanlık yapılması hiç kuşkusuz edebiyata zarar verir.

1 Aralık, Cumartesi

Bir süredir  2000 yılından bu yana  yazdığım  dergi- gazete metinlerini    derleyip toparlamaya  çalışıyorum. Amacım,    kitaplaşmayacak olsalar bile bu yazıları tasnif  edip dosyalara yerleştirmek… Bunun  kolay bir iş olduğu sanılmasın, çünkü  iki yüze yakın metinle uğraşmam gerekiyor. Bir zorluk da şu: Çeşitli dönemlerde bilgisayar arızaları,  çökmeler yaşadım.    Dolayısıyla metinlerin  çoğunu  dergi ve gazetelerin kitap eki sayfalarından bilgisayara aktarmam gerekiyor… Bu yazıların yüzden fazlası Varlık’ta, bir kısmı Kitap-lık, Özgür Edebiyat, Hayalet Gemi ve  Eşik  Cini’nde yayımlanmış. Bir iki kez Hece’ ye uğramış, soruşturmalara katılmışım. Öte yandan on iki yıl içinde    Yeni Şafak, Cumhuriyet, Birgün, Zaman, Vatan, Akşam gibi gazetelerin kitap eklerine de yazı yetiştirmiş, sorulan sorulara yanıt vermişim…

Bu toplam, benim bir yazı oburu olduğumun kanıtı mıdır?  Hiç sanmıyorum, bana olsa olsazafiyet geçirmeyecek kadar yazan  biri denilebilir. Zira benim on iki yılık verimimi,   bir iki yıl içinde ikiye üçe katlayan yazarlar var. Onları gıpta ile  izliyorum. Öte yandan,  yazılarımın  yer aldığı  her renkten  dergi ve  kitap eki benim edebiyata nasıl baktığımın, ayrım yapmadığımın  göstergesidir.  Daha açık  söyleyecek olursam  herhangi bir grupla- kesimle  aramda     husumet yoktur; hele söz konusu edebiyatsa! Ancak   – ne denli barışsever olursam olayım-   kimi zaman ben de isyan edip huruca benzer ataklar yaptım, dolayısıyla bazı saldırılara göğüs germek zorunda kaldım. İşte   bu kurgusal günlük,   bu tür   düşmanlıkların zararlarına dikkat  çekmek için yazılmakta, çok az  olsalar da iyi niyetli  birkaç kişinin  (başta kendim olmak üzere)   kulaklarına kar suyu kaçırmak istenmektedir.

Her neyse benim   sıska toplamımı derleyip dosyalara  yerleştirmem    epey uzun zaman alacağa   benziyor;  çünkü onları  tarayıp  bilgisayara  yüklemeden önce okuyor, ara sıra on iki yılın muhasebesini yapıp kendimle ödeşip hesap  kesmeye  kalkışıyorum. Kısacası şu sıralar hem kendimin okuru, hem de eleştirmeniyim. Üstelik en acımasızından, en keskininden. Tabii ki kendime hainlik etmiyorum.   Ama pek de yumuşak davrandığım söylenemez.  Hatta  bazı yazılarımı okuduğumda  kendime hem kızıyor, hem pişmanlık duyuyor, hem de huzursuz oluyorum.   Çünkü  açılan  gündelik çanağa düşüp    bazı  grupları – kesimleri karşıma aldığımdan,  kimi zaman  sivri dilim, kimi zaman mizahi yaklaşımım nedeniyle düşmanlıklara muhatap olup   kendime dünden bugüne uzanan zararlar vermişim.

Yazdıklarımı okuyup eleştirel muhasebe yapmamın geç de olsa  aklımın başıma getirmesinin  yanı sıra  başka  huzursuzlukları da  yok değil.  Örneği bunlardan biri,  on iki yıl içinde    Edebiyatta Otistik Düşmanlık kavramına edebiyat kanonları bağlamında birkaç kez   değinmeme; hatta   Post  Otistik   İktisat Hareketi’nden esinlenip, Otistik  İktisat olduğuna göre niye  Otistik Edebiyat olmasın diye  düşünüp tabii ki  haddimi aşıp ilginç sayılabilecek savlar ileri sürmeme karşın,   yazdıklarım    ilgi   derlemedi. Sanırım ya anlaşılmadım ya da    görüşlerim mizah olarak algılandı.  Bunun bir nedeni de  – büyük olasılıkla-   literatürde  Autistic Hostility  diye anılan otistik düşmanlık rahatsızlığını   kimse üstüne almak istememesi olmalı. Bugün ise,  sessizliği, yanlış anlaşılmayı, hatta  tepki çekmeyi göze alarak yıllar önceki görüşümü   cesaretle yineliyorum:     Edebiyatımız, özellikle  uygulanan müfredattan dolayı otistik bir edebiyattır.  Edebiyat kanonlarımız  ise   birbirlerine   nadanlık, nobranlık  eden, soğuk duran, antipatiyle bakan; kısacası birbirlerine düşman olan, içlerine kapanmış hasım gruplar   olarak tanımlanabilir.

Bu görüşümü    tartışamadan  önce  şunu özellikle vurgulamak istiyorum:    Bu yazıda yapılan- yapılacak olan    benzetmeler, otizmle öyle  ya da böyle karşılaşmış kişileri rahatsız edebilir, hatta  itici gelebilir… Bu yazıdaki amaç,    bu  rahatsızlığın tanımını edebiyat için ödünç almaktır… Tıpkı 2000 yılında  neoklasik iktisat eğitimini otistik bulup post otistik iktisat hareketini başlatan Fransız öğrenciler gibi!   Ancak  yine de otizmle ilişkileri olan kişilerden özür diliyor  ve yarın, yani 2 Aralık’ta müfredat konusuna   değinerek devam etmek istiyorum. Ama  şimdi herkesin bilmesine karşın bir tanım vermeliyim:   Otizm, psikolojide “öznenin dış dünyayla ilişkiyi reddederek kendi iç dünyasına kapanması  olarak tanımlanır. Bu birey, sosyal etkileşime ve iletişime  kapalıdır. Sınırlı ve tekrarlanan davranışlarda bulunur. Kısacası otistik birey,  diğer insanlarla ve gerçeklikle ilişki kurmaya çalışmaz.” Türk Dil Kurumu, otizmin karşılığı olarak içe yöneliklik’i önermiştir, ama  bence  içe kapanım da denilebilir.

2 Aralık, Pazar

2000 yılında   Fransa’da iktisat öğrencilerinin  ayaklanmasıyla  başlayan ve giderek  daha  çok taraftar toplayan post otistik hareketi  Neoklasik İktisadı  otistik bulmaktadır, çünkü budisiplin   yaşanılan dünyadan kopuktur,    gerçeklerle bağını koparmıştır,     matematiği araç değil, amaç olarak kullanmaktadır, hatta matematiğin dilini  kullanmayanlara hoşgörü göstermemekte, kendi varsayımları doğrultusunda oluşturduğu  içe kapanık  soyut dünyayı, başka türlü düşünenlere, düşünecek olanlara tehdit unsuru olarak öne sürmektedir.

Farkındasınızdır:  Yazarların  ara sıra yazmaktan- edebiyattan başka şeylerle uğraşması, bu kurgusal düzyazı günlüğü  örneğinde olduğu gibi ilginç belki de tehlikeli çıkarımlara neden olabiliyor. Fakat ben, olası sakıncalarına karşın, cesaretim toplamışken  sürdürüp,  otistik iktisat olabildiğine göre  otistik edebiyatın da  olabileceğine, en azından tartışılması  gerektiğini  düşünüyor ve   konuyu   edebiyat müfredatımız meselesine taşıyorum.

Özellikle lise müfredatımız, yaşadığımız günlerle ve  gelişmelerle hiçbir ilgisi olmayan,  bir kapanım içindedir.  Gerçi son dönemlerde ücretsiz olarak dağıtılan  12. Sınıf  edebiyat  ders kitaplarına bazı  güncel sızmalar olsa da, bu bölümler  üniversiteye  hazırlık  nedeniyle   okutulmamaktadır.

Üniversitelerde verilen edebiyat  öğretimi  ise – bence –  müfredat ve gelenek  bağlamında içe dönüktür ve günümüzde  pek de geçerli olmayan yöntemlerle çalışılmaktadır. Çünkü, uygulanan modeller veya müfredat,     geçmişi ve şimdiyi anlamaya yönelik yardımcı bir araç  olarak değil tek başına bir amaç olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla  kurulu düzene uygun davranan  binlerce genç  diploma  ayrıcalığına  sahip olarak, ama edebiyat ortamından, yapılan- yaşanan edebiyattan bihaber olarak dolanıma  girmekte;  bir çoğu edindikleri bilgilerle  ve uygulanması zorunlu olan yöntemlerle, belirlenen kanonik listelerle  öğrencilerine edebiyat eğitimi vermektedirler.

Müfredatı ve uygulanan modelleri  edebiyat bağlamında  otistik bulmam, kendime söylediğim, tam olarak irdelemeyi henüz beceremediğim, ama içinde doğrular barındırdığına inandığım öznel bir yaklaşım. İleride sanırım bu konuyu kurcalamayı sürdüreceğim. Şimdi ise, uygulanan eğitimi otistik bulup, post otistik iktisat öneren öğrencileri pek anlayamadığımı, fakat onların da içe kapanım eğiliminde olduğunu düşünüyor ve  otistikdüşmanlıkla ilgili, bazı ipuçlarıyla bu uydurma tarihli günü  bitiriyorum:  Otistik düşmanlık, 20.Yüzyılın ortasında  Theodore Mead Newcomb tarafından önerilen bir kavramdır ve kısaca  “ bir grubun diğer bir gruba karşı gösterdiği ve her türden ilişki veya iletişim yokluğunda gelişen güçlü antipati duyguları ya da düşmanlık türü” diye tanımlanabilir…

Hiç kuşkusuz ruhbilimi literatürüne  yepyeni bir kavram  armağan eden kişiye   bağlı kalarak şu  da söylenebilir: Otistik düşman    gruplar birbirleriyle   iletişim kurmadıklarından,    kayıtsız kaldıklarından; daha doğrusu diğer grupları anlamak istemediklerinden    çoğunluklaolumsuz tahminlerde bulunurlar; bu da otistik düşmanlığı artırır.

Herhangi bir arama motoruna  başvurularak  ulaşılabilecek bu bilgilerden sonra sözü eğip bükmeden, yan yollara sapmadan   söyleyeyim: Bizde edebiyat kanonları   otistik düşmanlık gruplarından başka bir şey değildir.      Zaman zaman -mecazi anlamda-  kanlı bıçaklı  çatışmaya  dönüşen bu olumsuz durumunun  sorumlusu   nasıl olması gerektiğine bir türlü karar veremediğimiz müfredat  ya da  resmi kanondur. İlk okuldan başlayarak üniversitelerdeuygulanan  eğitim- öğretim sistemi aslında      çarpık müesses edebi nizamın   ta kendisidir.  Otistik  düşmanlığın bir başka  sorumlusu ise  ağabey – erkil edebiyat düzenimizdir.  Evet  her zaman   edebiyatımızda  sivil  ağabeyler olmuş; bu kişiler, bir tür hiyerarşi dayatıp, kendilerince  kanunlar, mecelleler, yasalar  türetip,  etkileri altına aldıkları  kesimleri- grupları- camiayı  diğerlerinden uzak tutmuşlar, diğerlerini görmezden gelmeyi marifet sanmışlardır. İşte, ‘Alın Kemal Tahir’i, verin Peyami Safa’yı!’      sözü böyle bir zihniyetin ürünüdür… Tanpınar’ın ve Atay’ın çok uzun süre  sükut suikastına maruz kalmalarının nedeni – de – bence  otistik düşmanlıktan başka bir şey değildir. Atay’ın 1976’da yazdığımektubun şu satırları sanırım her şeyi yeterince anlatıyor: “Herkesten öyle düşmanlık görüyorum ki Halit’çiğim, sadece güler yüz, tatlı söz bile bazen beni sevindiriyor.Ayrıca ben ne bir partinin adamıyım, ne de ilericilerin savunacağı bir ‘güç’ sayılırım. Senin deyiminle, tam ‘sahipsiz’im.” (1)

Hilmi Yavuz’un  Oğuz Atay’ın ‘Sahipsiz’liği başlıklı    yazısındaki  şu sözler de   bence edebiyat kanonlarından çok  otistik düşmanlığı   imliyor: Türkiye’nin entelektüel tarihinde egemen [‘resmî] ideolojinin kanonları, edebiyat başta olmak üzere kültürel üretimin bütün alanlarında ne kertede yürürlükte olmuşsa, deyiş yerindeyse, politik toplumun yanı sıra, formüle edilmemiş ve örtük ‘sivil’ kanonlar da o kertede yürürlükte olmuştur. Tanpınar’ın maruz kaldığı ‘sükût suikasdi’, onun işte bu ‘sivil’ kanonların dışında ve ötesinde ‘sahipsiz’ bırakılmasındandır. ‘Sivil kanonlar’, evet, zira, ne sağcılara ne de solculara yaranabilmiştirTanpınar;-tıpkı Oğuz Atay gibi!” (2)

Hiç kuşkusuz kimileri, ‘edebiyat kanonları  aslında  birer otistik düşmanlık  gruplarıdır’savımı istihza  veya şaka olarak algılayacak, kimileri ise dudak bükecektir. Öyle olacak olsa bile, ben   hakikatin   düşmanlık olduğu kanısındayım.  Üstelik bunu yalnızca ben söylemiyorum, başka yazarlar da aynı kanıda; onlar –yalnızca- otistik düşmanlık’ıkullanmıyorlar. Bunu  kanon üzerine sekiz yıl önceki bir tartışmadan yapacağım bazıalıntılarla kanıtlamak istiyorum. Gerçi hem alıntı yapacağım kişiler, hem de bu konu üzerine düşünenler arasında beni eleştirenler,  karşı duruş sergileyenler olacaktır; ama aramızdahusumet doğacağını hiç sanmıyorum; çünkü  farklı şeyler söylemiyoruz. Öte yandan  düşünceüretmenin -biraz  provokatif   olsa da- ne sakıncası var!

4 Aralık, Salı

İlginçtir kanon tartışmalarımız Milli Eğitim Bakanlığı’nın Resmi Gazete’de  100 Temel Eser’i açıkladığı tarih olan  Ağustos 2004’ten  hemen önce  başlamıştır.   Örneğin 31 Ekim 2003tarihli  Radikal Kitap Eki’nin kapak konusu, Hasan Bülent Kahraman’ın kanon hakkındaki  yazısıydı:   Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı- Temel Eserlerimiz.

2004 yılının ilk ayında ise Kitap-lık dergisi kapsamlı bir dosya hazırlayarak   konuyu yeniden gündemde taşımıştı: Jale Parla, Murat Belge, Orhan Koçak, Enis Batur, Süha Oğuzertem, Kemal Atakay Levent Şentürk ve Harold  Bloom’un  yazılarından  oluşan bu dosya,   zihin açıcı ve öğretici bir çalışmaydı.  Kahraman’ınki de öyle…

Öğretici dedim zira    yazıların çoğu   kanon sözcüğünün  ne anlama geldiğini açıklayarak başlıyordu.   Örneğin Jale Parla,   Oxford’un  İngilizce  Etimolojik  sözlüğüne  başvurarak kanonun   Kilise’nin çıkardığı kural- kanun ve yönetmelikler anlamına geldiğini  söylüyor;Belge de  hemen hemen aynı tanımı yapıyordu. Kahraman da çok farklı düşünmüyor   Kanon’un Yunanca  bir sözcük olduğunu  aşağı yukarı  yasa demek olduğunu  vurguluyordu.

Hiç kuşkusuz  meraklı  okur,  zihnini açmak için bu yazıları okumalıdır, hatta  bilgi sınırlarını genişletmek isteyenler,  Gregory Jusdanis’in Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür- Milli Edebiyatın İcat Edilişi (3) adlı kitabına  yakınlaşmalıdır.  Dahası  İngilizce bilenler  HaroldBloom’un  The Western Canon’unu okuyabilirler. Ama benim üzerinde durmak istediğim, kanon nedir, nasıl olmalıdır soruları değil, bambaşka bir şey. Dolayısıyla  edebiyat kanonunbir kesimin ortak bağlarını anlamalarını sağlayan hikayeler toplamı olduğunu  söyleyen  Jusdanis’e gönderme yapan ve ülkemizde  belirgin şekilde öne çıkmış kesimlerin ayrı bireredebiyat kanonları  olduğunu söyleyen Doç. Selçuk Çıkla’nın  şu sözleriyle  ilerlemek istiyorum:     Bu kesimler Ülkücü/Milliyetçi/Turancı, Marksist, İslâmcı, Kemalist adı verilebilecek olan topluluklardır. O halde Türkiye’de bu kesimlere ait yani Ülkücü/Milliyetçi/Turancı bir edebiyat kanonu, Marksist bir edebiyat kanonu, İslâmcı bir edebiyat kanonu, Kemalist bir edebiyat kanonunun varlığı açıklıkla görülecektir. Bu kesimler kendilerine ait edebiyat kanonuna uyan eserlere ağırlık vermekte, onları okumakta, onlarınokunması için çaba harcamakta, yayınevleri de kendi kanonlarına uyan bu eserleri sık sıkbasmaktadır.”

Selçuk Çıkla’nın sıraladığı    içe kapanmış bu  grupların dışında  da  camialar, kesimler vardır. Örneğin sol fraksiyonlar veya sağ hizipler… Hiç kuşkusuz bunlardan   birine bağlı bir yazarı eleştirecek olursanız, büyük olasılıkla o grubun bütün kişileri tarafından hırpalanabilir; solcu veya sağcı olmanız fark etmez  uzak bir köşeye  itilebilirsiniz. Hatta yıllar boyu süren nadanlıklar bile  yapılabilir.  Murat Belge’nin şu satırları  sanki  bunu işaret eder gibidir: “ Sonuç olarak, toplumun üzerinde iyi kötü anlaşılmış tek bir kanon olmadı. Altmış sonrası dünya görüşleri, ideolojiler çeşitlenirken, her çevre  kendi ‘kanon’unu oluşturmaya başladı. Siyasi bağıtlılığın derecesine ve aynı zamanda kültürel tüketim alışkanlıklarına göre, kendi cephesinden olmayan kimseyi okumayan ve okusa da önyargı gereği hoşlanmamaya kararlı olanların sayısının bir hayli yüksek olduğunu sanıyorum.”(5)

Orhan Koçak, küçülen dünyada kurulan entelektüel şebekelere ve bu şebekelerin modayargılarına değinerek yazısını bitiren Jale Parla’ya yakın bir görüştedir: “Kanon sorunu ne yenidir burada, ne de önemsiz: Çıkan her yeni antolojinin irili ufaklı infilaklara yol açtığı, tanınma/kabullenilme mücadelesinin en dokunaklı, en canhıraş biçimlere ( ‘lobi’,’ cihangir’ veya ‘katman’) büründüğü bir kültürde kanon konusu önemsiz olamaz.” (6)

Süha Oğuzertem ise yazısının sonlarına doğru kanon tartışmalarına değinmiş, bence butartışmalarda -bile- otistik düşmanlıklar olduğunu vurgulamıştır.  “ Kanonlaşma iyi midir, kötü müdür? Sorusunun yanıtı ise yoktur, çünkü Türkçe edebiyatta kanon konusunda yazılanların çoğunda özlem, sitem, kıskançlık gibi duygulara yer verilmiş ama bu soru sorulmamıştır.” (7)

Şimdi düşünüyorum da, otistik düşmanlıktan onca söz edip, bu ruh bilimi kavramını edebiyat kanonlarıyla ilişkilendirmeye kalkışmamın  nedeni, büyük olasılıkla  kendim için bir savunma mekanizması  oluşturmaktı. Belirttiğim gibi çeşitli defalar, sağ ve soldan düşmanca saldırılara muhatap olmuş,  hem üzülmüş, hem de şaşırmıştım. Ama bu yazıyı – adı günlük olmasına karşın- özele indirgemeden Jusdanis’in şu  saptamasıyla bitirmek istiyorum:“ Hayatta kalmasına izin verilen metinler seçme işini yapanların çıkarını  yansıtırlar.”

Bence düşmanlıklarını da!

______________________________

1.
Sevgili Halit (Halit Refiğ’e Mektuplar), Everest Yayınları, 2011
2.
Zaman Gazetesi,  28 mart 2012
3.
Metis Yayınları, 2008
4.
Muhafazakar Düşünce,  sayı- 13- 14
5.
Kitap-lık, ocak 2004, sayfa 59
6.
Kitap-lık, ocak 2004, sayfa 61
7.
Kitap-lık, ocak 2004, sayfa 69

793 Comments

  1. Best wishes!Your blog is very good!

Leave a Reply