Herman Broch / Vergilius’un Ölümü

Şair ve İmparator

…aslında hiçbir şey gelmiyordu şairin elinden, hiçbir kötülüğün ortadan kaldırılmasına yardımcı olamıyordu; yalnızca dünyayı ihtişama boğup yücelttiğinde kulak veriliyordu ona, yoksa olduğu haliyle anlattığında değil. Sadece yalan, ünün ta kendisiydi, yoksa bilgi değil! 1

Şan ve şöhret! Hep, ama hep şan ve şöhret! İster iktidar sahibi, ister edebiyat adamı için olsun, önem taşıyan hep ündü, ölümün ün aracılığıyla gülünç bir şekilde hükümsüz kılınmasıydı; evet, ün için yaşıyorlardı, ün, hepsi için en önemli olan şeydi, tek geçerli değerdi, ve belki şaşırtıcıydı ama, bütün bu olup bitenlerin tek teselli verici yanı, ün adına yapılanın ünün kendisinden daha büyük önem taşıyabilmesiydi.2

Daha çok 40 yılı bulan zorlu çeviri süreciyle gündeme gelen ve salt bu biçimiyle gündemde kalan Broch’un eseri Vergilius’un Ölümü’nün, öncelikle, çevirmenine yaşattığı zorluklar dışında, bahsetmeye değer başka niteliklerinin de olduğunu belirtmekte yarar var. Modernist romanın son güçlü halkalarından sayılan Vergilius’un Ölümü (Tod des Vergil), baştan sona sanatın işlevselliğini tartışan ve sanatçının iktidar ve şöhret karşısında alacağı pozisyonu mesele edinen büyük bir eser. Buradaki “büyük” ve “eser” ifadelerinin, adet olduğu üzere seçilmiş, gelişigüzel kondurulmuş nitelemeler olduğu düşünülmesin sakın; zira Vergilius’un Ölümü, sözcüğün uzak ya da yakın bütün anlamlarını karşılar derecede “büyük” ve modernizmin keyifle kutsayacağı şekilde bir “eser.” Herman Broch, üzerinde çalışmaya 1938’de başladığı romanı 1945 yılında, göç ettiği Amerika’da tamamlar. Söz konusu çalışma dönemi tamı tamına İkinci Dünya Savaşı’nın yaşattığı çöküş ve buhran yıllarını kapsarken, romanın okuru 1000 yıl öncesine, ünlü Roma’lı şair Publius Vergilius Maro’nun (M.Ö. 70-M.Ö. 19) hayatının son on yedi saatine götürmesi, günün gerçekliğinden bağımsız gibi görünen, ama aslında tüm zamanlar için geçerli ve de evrensel sayılacak bir meseleye sürüklemesi de ayrıca dikkate değer.

Vergilius’un başyapıtı, Roma İmparatorluğu’nun hikâyesini anlatan “Aeneis” adındaki epik destandır. Vergilius bu destanın merkezinde yer alan Atina’ya gerçekleştirdiği ziyaretin dönüş yolunda hastalanır ve romanın ilk sayfalarından itibaren ölmeye başlar; kendi tabiriyle bu süreçte ölmeyi öğrenmesi gerekir, adamakıllı ölebilmek için doktorundan onu iyileştirmesini ister. Doktoruysa ölümsüzlük için, artık onun ölüme ihtiyacı olmadığını söyler.3 Hasta yatağındaki Vergilius’u taşıyan geminin Birindisi Limanı’na yanaşması ile başlayan roman, modernizme özgü bir bilinç akışı ile yatay formda ilerleyip yine Vergilius’un yatağında son bulur.

Hayatı bilmek için insana ne gerekir? Broch’un, en genel hatlarıyla bu sorunun çevresinde dolandığı söylenebilir. Vergilius’a göre hayatı bilmek için gereken şiir değildir. Ona göre dünya, birkaç dizeyle ne daha zengin ne de daha yoksul olur. Bu inanç doğrultusunda Vergilius, başyapıtı olan “Aeneis Destanı”nı bitirmeden yok etmeye karar verir. Roma İmparatoru Augustus ise, şairi bu niyetinden vazgeçirmek peşindedir.

“…ben şiir yazdım, acele söylenmiş sözcükler kaleme aldım… onların gerçeklik olduğunu düşündüm, ve onlar, sadece güzeldi… şiir, alacakaranlıktan doğar… yaptığımız ve yarattığımız ne varsa, alacakaranlıktan doğar… oysa gerçekliğin bildiren sesinin ihtiyaç duyduğu körlük, o buz gibi gölgeler ülkesinin körlüğünden çok daha derindir…. hakikat daha derin ve daha yücedir, evet, daha karanlıktır, ve buna rağmen daha aydınlıktır.”4

Konuşan bir tanrı veya tanrı anlatıcı gibi duyulsa da aslında Vergilius’un iç sesidir. Yaklaşık beş yüz sayfalık roman boyunca bu iç sesin güdümünde uzayan düzyazı bir şiirin karanlık atmosferini soluruz. Öncesinde kendisi gibi sanatçı olan arkadaşları Plotius ve Lucius, sonrasındaysa imparator Augustus, öldükten sonra unutulmak isteyen, bilgiden mahrum yapıtlarından asla hoşnut olmayan Vergilius’u, yapıtını yok etmemesi yönünde ikna etmek için hasta yatağında ziyarete gelirler. Bundan sonra sayfalarca sanatın işlevi, sanatçının misyonu, eylemciliği, eserin kime ait olduğu ve kimin yararına yazılması gerektiği, sanatsal yetkinlik, ölümsüzlük ve yaratıcılık gibi konularda derin bir tartışma başlar (Belki de romanın çevirisinin uzun yıllar alması, usta çevirmen Ahmet Cemal’e 40 yıla varan bir uğraşa mal olmasında, metnin getirdiği güçlüklerin yanında, yapıtını daima eksikli bulan ve tamamlanmamış gören roman kişisi Vergilius’un yarattığı edebi etkinin de payı olabilir). Arkadaşları, ölmek isterse kendisini önlemeyeceklerini, ama Aeneis’in yok edilmesi ya da kalması kararının Vergilius’a ait olamayacağını belirtirler. Buna karşılık Vergilius, sorumluluğun bütünüyle kendisinde olduğunu düşünür ve geride gerçek olmayan hiçbir şeyin kalmaması gerektiğini5 söyler. Bu tartışmaların çoğu, pekâlâ, aynısıyla günümüze de taşınabilir; özellikle sanatçı ve onun eylemliliği üzerine yürütülen tartışma son derece çekici ve günceldir.

“Horatius! O, Roma için asker olarak savaşmıştı, Roma’nın gerçekliği için kendini kurban diye sunmuştu, şiirindeki o şaşırtıcı ve kendini belli eden hakikilik, herhalde bundan kaynaklanmaktaydı…şair hizmet edici eylemden asla yoksun kalamazdı.”6

İmparator’un ziyaretiyle çekişmeler daha farklı bir boyut kazanır. Bu defa sanatçının iktidar karşısında alması gereken tavır ve iktidarın sanat üzerindeki hâkimiyeti sorgulanır. Vergilius’un dostu olmasının, gelecekteki şan ve şöhretinin7 de garantisi olacağını düşünen Augustus, elbette eserin yok edilmesinden taraf değildir. İmparator Augustus’a göre sanat eseri, halkın yararına ve böylece de devlete hizmet etmek zorundadır ve devletin kendisi de zaten onu inşa etmekle yükümlü olanın elinde bir sanat eseridir.8 Yakın zamanda da gündeme gelen ve muhalif sanatçıların büyük kısmını her dönemde rahatsız eden bu imparator tavrı, doğal olarak Broch tarafından da ağır biçimde yargılanır (Aslında burada, belki de en can alıcı tartışma, Augustus’un himaye ve iradesi altında üreten Vergilius’un gerçekte ne kadar özgür olabileceğiyle ilintilidir; zira ne oranda karşı durur görünürse görünsün, son raddede özgür iradesiyle kendi eserini dahi yok edemeyen bir şair söz konusudur).

Karşılaştırmanın aksayan bir yanı vardı, çünkü zaferler Sezar’ın, bütün Roma halkının ve bütün Roma ordusunun ortak eseriydi, oysa bir şiir sadece bir yalnız adamın eylemiydi. Ama ne olursa olsun, yapılan karşılaştırma ister çelişkili ister çelişkisiz bir nitelik sergilesin, Sezar’ın yalnızca varlığı bütün çelişkileri ortadan kaldırıyordu.9

Augustus, hakiki yetersizlikler hakkında ne bilebilirdi?! Hayatın tamamına ve hele sanat adına ne varsa hepsine damgasını vuran o derin uyumsuzluk hakkında ne bilebilirdi?! Neydi burada yapmacık diye adlandırdığı?! Ne anlardı ki bütün bunlardan?! Ve şimdi şiiri muhteşem diye nitelendirse bile, böylece şairin kulaklarının gururunu okşasa bile – ah, kim bütünüyle duymazlıktan gelebilirdi ki böyle bir övgüyü! -, övgü aslında değersizdi, çünkü varlığı açık eksiklikler hakkında bir şey bilmeyen, şiirin gizli ihtişamı hakkında da herhangi bir şey bilemezdi!10

Buraya kadar dile getirdiğimiz maddesel ortamın, aslında romanda birebir tesis edildiğini iddia etmek pek de doğru olmaz. Broch’un romanında, fantastik öğelerin varlığından açıktan açığa söz edilemez, ancak buna rağmen, her şey maddesel olarak konum değiştirme gücüne sahiptir; roman kişileri büyük bir bilincin kıyısında, daha önce de Dante’ye rehberlik etmiş olan epik şair Vergilius’un zihninde bulunduklarından bir kaybolup bir görünme yetenekleriyle serüvene ya da olay akışına değil daha çok meseleye katkı sunarlar. Zaten bilindiği gibi, modernist romanda serüven, çoğunlukla yalnızca zihinde gerçekleşir. Bir başka deyişle Broch, kısmen, elle tutulamayan ve gözle görülemeyen bir ortam yaratarak, bütünüyle elle tutulur, gözle görülür bilginin peşine düşer.

…bu ezici elle tutulurluk gözle görülürlük karşısında Plotia kaybolup gitmişti: gerçekliğin bütün ağırlığı altında hafifliği ezilmişti, ve ebediyen gelmişliğine, ötekilere ait olmamasına ve bundan ötürü de hiç kuşkusuz onlarla birlikte uzaklaşmayıp burada, odada kalmışlığına rağmen, görünmez olmuştu11

Sezar, yeniden mi başlıyordu konuşmasına? Bu konuda karar vermek mümkün değildi, çünkü konuşuyordu, ama aynı zamanda da konuşmuyordu. Kelimeler, sanki Sezar’ın iç dünyasının derinliklerindeki düşüncelermiş gibi, odanın içinde hareketsizdi.12

Vergilius, aynı zamanda bilgi olan sanatın peşindedir, aydınlatma işlevi taşımayan sanatı yetersiz bulur. Aslında Broch da modernist bir romancı olarak bu tavrın yanında yer alır. Modernistlerin felsefeyi romana taşıma gayretleri Broch’da da fazlasıyla gözlenir. Genelde bir başlık altında değerlendirilen ve modernist roman bahsi geçtiğinde hemen bir solukta sıralanan Proust, Joyce, Kafka, Musil, Mann, Woolf, Svevo ve Broch’un metinlerine sızan ortak yanlar elbette inkâr edilemez,  ancak hem modernist romanı hem de bu “büyük” romancıları layıkıyla kavramak yolunda, aralarındaki “büyük” farkları görmemek de yanlış olur. Elbette koskoca bir kitaba ancak sığacak yoğunlukta bir mesele olan bu farkları, kısaca özetlemek epeyce zor. Ancak burada bir iki küçük örnek belki verilebilir. En başta Broch’un, modernist romancılar içinde mizaha en mesafeli yazar olduğunu söyleyebiliriz. Kafka ya da Woolf mizahçı mıdır? Elbette hayır. Sadece onların Broch’un ağır ciddiyetinden biraz daha uzak oldukları söylenebilir. Ayrıca Proust, Musil, Joyce ve Svevo’da bazen derinde, bazen de açıktan açığa istihzaya rastlamak her zaman mümkündür. Broch haricinde, hiçbirinin metninde “kurban ateşleri” “geleceğin kutsanmışlığı” “rüyanın büyük nabız atışları” “cehennem dumanları” gibi ifade ve kavramları okumayız. Hele ki Musil, işi söz konusu kavramlarla, bu tür dünya tasavvurları ve kutsallık algılarıyla, hatta şiirsellikle alay etmeye kadar götürmüştür.

Ersan Üldes, Özgür Edebiyat.

Notlar:


1 Vergilius’un Ölümü, Herman Broch, Çev: Ahmet Cemal, İthaki Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2012, İstanbul, s.5.

2 a.g.e.,s.330.

3 a.g.e.,s.272.

4 a.g.e.,s.251.

5 a.g.e.,s.234.

6 a.g.e.,s.237.

7 a.g.e.,s.310.

8 a.g.e.,s.303.

9 a.g.e.,s.302.

10 a.g.e.,s.306.

11 a.g.e.,s.295.

12 a.g.e.,s.357.